9 Mayıs 2014 Cuma

Uzun zamandır, insanların özellikle de çevremde var olan insanların bu hayatta en ufak saygıyı ve sevgiyi haketmediklerini, onları inanılmaz sığ, inanılmaz sıkıcı, geri dönüşüm kutusunda bile bir değere dönüşemeyecek nitelikte fikirlerle bir pamuk gibi tıkıştırılmış olarak gördüğüm ve böyle algıladığım için, oldukça önemli bir sınavdan geçiyor gibiydim. Bu sınavda, önünde aynı beyaz kağıdın durduğu da bir çok arkadaşım mevcuttu. Hepimiz farklı beyinlerle ve iradelerle bu boş kağıdı doldurmaya çalışıyorduk.

Ancak gelin görün ki sınav hala devam ediyor. Size sonucu vermem mümkün değil.  Ben ise tüm soruları sınav bitmeden bir frigo arası vermişçesine, bir ferah gözyaşı ile patır patır çözdüm. Bu öykü benim bu gecem için önemli bir kazanım oldu. Çünkü gecelerim çok değerli benim. Yaşamda var olabilmek adına, biraz daha dayanıklı olabilmek için ek takviyelerle yaşayabilen insan grubunda yeralıyorum. Üstelik gördüğüm muamele korku ve kaygı çatısı altında oldukça da kriktik konumda yer alan tıpkı diyaliz ilaçları gibi kullanılması gerekli olan yığınla da seratonin içermekte. Bu seratonin insanın gözyaşlarının akmasına engel olmuyor. Gözyaşlarınız akıyor ancak yüreğinizde bir yara hissi barındırmıyor. Bunun sebebinin seratonin olduğunu zannedip onlara düşman sentetik bir düşman olarak bellemişken durumun pek öyle olmadığını farkettim.

Durum kaygı ve korkunun dolayısı ile nefretin ne kadar büyük bir derya ise inayetin ve iyiliği de aynı dozda şiddetli olduğunu farkettim. Ve hiç korkmadım. Korkmadığınızda kaygılarınız sona eriyor.

Ben bugün; kötülük ve nefretten asla korkmadığımı bir kez daha anladım. Bunu anlamamı sağlayan durum, uzunca süredir vuku bulan "berbat" olan insan ilişkilerim olmadı bu sefer. Bunu anlamamı sağlayan durum, kendini yineleyen, "hikayelerin ağababası bir Holywood klişesi ile mi sınanacağım acaba" diye düşünürken, tam tersi kendimi bir vahada bulmama neden olan acı / tatlı türünde bir biyografi oldu.

Eric Lomax, 2. Dünya Savaşı sırasında Japonlara karşı savaşmış ve esir düşmüş birisidir. Yani fotoğraftaki soldaki İngiliz olan bey.  Ağır işkenceler gören ve zorlu şartlarda çalıştırılan bu bey, Japon bir doktor tarafından tedavi edilerek hayata dönmeyi bir biçimde başarmıştır. Kendisine işkence eden Japon askerle yeniden karşılaşan ve korkularını yenmeye çalışan, bununla yüzleşmekten başka çaresinin olmadığını anlayan gerçek mi gerçek bir öyküyle adeta sarsıldım.

Klişeleri olsa da, İngilizlerin emperyalizmin ağababası olmasına rağmen, bakın biz tren raylarını ağaçları kesmemek için döşemiyoruz mesajları dışında herşey tam anlamıyla mükemmeldi.

Aklımda kalan sözler ise şunlardı...

- Kötülük karanlığın yedi dibini de boylasa asla korkmuyorum.

- Tanrının beğenisi insanlarda umut yaratıyor...

Hayata tutunmamı sağlayan yalnızca yukarıda yazan iki cümle.  Nefretin ilk kez bir Holywood klişesine kurban olmadığını görmek de umut vericiydi.

Bu hayatta hemen hemen her kadının Eric gibi bir adamın cesaret kırıntısını hakettiğini düşünüyorum. Bu umudumu asla yitirmeyeceğim...Tüm olanlara rağmen!


http://www.filmifullizle.com/the-railway-man-2013-turkce-altyazili-izle.html


4 Mayıs 2014 Pazar

Temmuz 1931 Moskova

Rusya'ya gerekli olan, beş yıllık ekonomi planı değil, beş yıllık estetik planı. Siz Ruslar, kesinlikle iyi bir devrimci değilsiniz. İngiltere'de Sekizinci Henry, manastırları ortadan kaldırma işinde sizden çok daha başarılı olmuştu. Cromwell de İrlanda'da... İngilizler devrimciliği çoktan bitirdi. Siz Ruslar, yarı yoldasınız. daha...

Eylül 1931 ( Nancy Astor Röportaj)
Rusya'daki biçarelerin dertlerini, korkularını düşünüp kaygılanma... İçki üreticileri ve biracılar ve meyhaneciler ve doktorlar ve çoğu budala kırk milyon kişi tarafından yönetilmek kadar insanlara acı vermez komünist yönetimi. Kendini topla ve devrim adına konuşmaya başla..

Tuhaf adamlar şu Bolşevikler: Beni gezdirmesi için Rusça'dan başka dil bilmeyen birini seçiyorlar, tepeden tırnağa siyah deri giydiriyorlar; burjuva kanı akan bir bıçak eksik ağzında...


3 Mayıs 2014 Cumartesi

Yakın olmak için uzak dur Shaw'dan

BERNARD SHAW VE KİŞİYE YÖNELİK İFADESİ

Bir insandan okkalı bir nefret etmek için, ya da onu iyice etraflıca görebilmek tanıyabilmek için, önce ona sıkı sıkıya sarılmalı insan. Onunla ya da hiç tanımadığı bir şair, yazar, ressam, katip, terzi, marangoz ya da demir ustası… Önce iç içe olmalı, önce teslim olmalı.
Bu teslimiyet bir yüz göz olma ile sonlanmaz her zaman. Bilgiyi büyük bir açlıkla, “ham!” diye mideye indirmenin hiç bir zararı olmaz insana. Çünkü insanlar yediklerini dışkı yolu ile atma kapasitesine sahip canlılardır. Bu anlamda biranda yutmanın, gizlice uzaktan izlemekten, yorumlarını akla takıla takıla okumaktan çok da büyük bir farkı olmadığını ve bunun bir zararı olmadığını, yaklaşık 1 haftamı alan bir kitap sonucu yeniden deneyimledim. Bunu deneyimlerken uğraştığım ve yerine getirmek "zorunda" olduğum 5 farklı konu olmasına rağmen, asıl bu zorunlu uğraşların içinde birini anlamana, tanımana malesef  yıllar önce ölmüş bir yazar imkan tanıyor. Zira hayatınız boyunca buna tam anlamıyla fırsat veren yaşayan birini bulabileceğinizi hiç sanmıyorum. Şayet bulduysanız o sizindir emin olun…

Yine ve yine ölü olan, fikirleri dilden dile çevrilmiş, faşizanların tatlı su komünisti olarak bildikleri birini incelemeye yeltenmek için bu kadar zaman beklemem ve malesef o kişinin de ölü olması gerekmiş ziyanı yok... Bir kişiyi önce nefretlerinden tanımaya kalkarsanız, suratınızın tam ortasına 50 okkalı yumruk yemeye hazır olun. Bunu bir ölü yapamayacağı için ve kendimi koruma ile de geliştirilmiş olmam sebebiyle, ölünün ardından konuşmak günahtır ilkesi adına tanrıdan şimdiden özür dilerim.

ÖLÜNÜN ARDINDAN KONUŞMAK
Nükteyi aklın yararlı bir seçeneği olarak görüyordu Bernard Shaw.  Herhangi bir düşünceyi öylesine ustalıkla savunuyordu ki, görüşlerini onaylamayanlar kendilerini budala gibi hissediyordu.
Böyle hissettirmesinin nedeni, bu yetisine aşık olması da değildi. Kibrin emaresine yer yer rastladığımız Shaw, “Niçin insanları bu kadar göt etmekten zevk alırdı?”
Düşüncelerini söylemeye yeltenmekle, sarsıcı olmak arasındaki farkın bu kadar iyi belirleyip,  kellesinin gitmesine az kala, farklı manevralarla tiyatro ve oyun üzerinden insanlarla fikirlerini paylaşma tercihi de onun sarsıcılığının yer yer zayıfladığı alanlardı “bana” göre.

Ancak orada da bir uslup yaratıp, bu sefer de İngiltere'nın Almanlarla savaşmasına olağandışı bir tepki vermesi ile Shaw, yavaş yavaş dikkatimi çekmeye başladı.

 "Heartbreak House" adlı oyunu yerine, tiyatronun kapısına "Closed for remodelling" “Tadilat nedeniyle kapalıyız” yazdırması, oyunun gişesinin yerlerde sürünmesine neden olsa da  Shaw,  İngiliz ve Almanya savaşına tepkisini,  bu yolla vermeyi uygun görmüş ancak her yüzyılda karşımıza çıkan “dünyanın sahibi“ olduğunu sananlardan kaçmak  mümkün olmayacağı için bu anlamda da gücü sık sık kırılma tehlikesine uğramıştır.

Peki niçin kellesinin gitme tehlikesi ile karşılaştığında da, yaşama başka yollardan da olsa arsızca karışmaya  devam eti Shaw?
Yoksa Avrupa'nın en yürekli düşünürü müydü? O dönem başka kimsenin aklının ucuna gelmeyen siyasal kalkışımlar yapan birinin daha başka sebepleri var mıydı biraz bunu deşelemeye çalıştım...

"Shaw'ın bir terörist olduğu apaçık ortada.... görülmemiş bir terör, kullandığı da görülmemiş bir silahtır demiş onun için Bertol Brecht... Bu fikrinin altında yatan sebep neydi? İngilizler ve Almanları bu denli savaştan korumak adına kalkıştığı duyurum çabasının altını deşelemek istedim. Niçin İngilizleri Almanların top yağmuru altında eriteceğini bildiği halde korumaya çalıştı bu İçlerindeki İrlandalı’ya da ne oluyordu canım?
Brecht'in teröristtir derken kastettiği şu olabilir miydi:  Onun fikir hürlüğü ile İngiliz nefretinin bile üstesinden gelmesini sağlayan, beyninin her odasına, habis tümörlerin (fikirlerin) değil de nane kokulu şelaleler akmasının sebebi bu "terör" yaratma duygusu olabilir miydi? Bu ne yaman çelişki idi... Dönemin hıyarı Hitler'e “Bakın şu bomba işine bir son verin, siz bu şekilde bombalamaya devam ederseniz, 300 yıl sonra hiç bir İngiliz kalmayacak, 1000 yıl sonra da Almanlar kalmayacak” diyerek terörün ağa babasına büyük bir ders değil miydi bu önemli mektup? Evet bu bir İrlandalı için terör adımı idi zira..

Shaw'da tüm dünyaya kendi istediği biçimi verme gücü var diyor Virgina Volf''da...Bu da bir nevi faşizan bir tohum ekme biçimi değil mi, fikirler esinlenilerek var olan, hazır olan ekilmiş tohumun üzerine, yeni aşılar eklemlenerek büyümüyor yayılmıyor muydu? Hayır...  Zira biri çıkıp fikrinizden daha yeni, doğmamış bir şey söyleyebiliyor ve tüm ezberiniz bir anda çöp olabiliyordu. Biçim verme iddialı bir yorumdur bana göre. Bunun da altında neler olabileceği ile fena halde ilgilendim şu ara...
Bernard Shaw'ın İngilizce ile bir sıkıntısı varmış.. Dil ile yetinmeyip seslere ve İngiliz ortografisine ayrıca takıkmış. Yani söylem, ses biçimlerinde de yenilikler yaratıp insanlığa yer yer şifreli, yer yer akrostişli, yer yer de Combining Tilde ( ̃ ) gibi ortografik yardımlarla dili biçimlendirmeye kalkışmış….

Topluma her türlü yürürümün altını örmüş paşam e ne güzel… Noldu zoruna mı gitti sayın toplum….

Bu da Virgina Volf üzerinde her ne kadar Fabian Derneğine birlikte üye kardeş olsalar da bir korku yaratmamış değil. Aman bu feministler de her boktan korkmasın…Zira der ki ya sizin şiddetinizden beni kim alıkoyacak…



YANLIŞLIK FARE DELİĞİNDEN GEÇER, DOĞRULUK İSE KAPILARA SIĞMAZ
Gün geçtikçe deneyimlediğim başka bir sözü de bu oldu Shaw’ın. Yanlışlar ve doğrular…Birçok şey duydum, bir çok şey gördüm, bir çok şey tattım, bir çok şey de aktardım, doğru ya da yanlış fikirleri benimsemenin süresinin bu yüzyılda bu kadar kısa ve hızlı olması çok ürkütücü. Çünkü çabuk benimsediğiniz fikrin denizin dibini boylaması da çabuk oluyor.
Nedendir insanoğlu ısrarla korkularına her ne pahasına olursa olsun yenik düşeri henüz anlayabilmiş değilim. İnsanlar nelerden korkar?  Bunu sıklıkla düşündüm.
Çünkü özellikle dışarıdan sizi ince ince tehdit eden bir gerçek ile başbaşa kalınca verdiğiniz çoğu doğru tepki reflex gibi olsa da, bir türlü kabul görmez. Islah edilmesi gereken bir durumdur bu. Bu yüzden de doğruların kapılardan sığdığını ben de pek görmedim dostum Shaw.  En masum mesajımızı bile bazı korkular yüzünden nihayete erdiremeyiz. Shaw, bu anlamda korkularına yön verdirerek hem kellesinin gitmesine engel olan, hem de yine de bir biçimde sözünü sakınmadan yaşamına devam eden bir kimliktir.
Attığınız tokada karşılık vermeyen kişiden sakının: O hem sizi bağışlamaz hem de kendinizi bağışlamanıza olanak bırakmaz. İşleyebileceginiz en büyük günah, başkasından nefret etmek değil, ona kayıtsız kalmaktır. İnsanlık dışı olmanın özü nefret değil kayıtsızlıktır.  Bu notu da insanların niçin kayıtsız kalabilecekleri üzerine kafa yormamı sağladı.
Zira bunları birer ninni gibi algılarsak uyur, birer baba gibi dinlersek itaat eder, birer koca gibi dinlersek hareket edemez hale gelebildiğimizi yine ve yine deneyimlemiş oldum geçtiğimiz şu günlerde.

Neler oluyor bir dakika dediğimizi defalarca deneyimledik…. Ancak ve ancak bir ölüden dinlersek nefes alabiliriz diye düşündüm. Nasıl olsa benim yorumlamalarıma cevap veremez  Shaw ölüsü. Bilemez onu nasıl harmanladığımı ve dahi hayatımda zaten var olan kısımlara bir sırdaş  gibi ilaç sürdüğünü. Asla bilemeyecek ne kadar da özgürüm.
Kayıtsızlık; aslında yaşamaya dair değerli olan her detaya kayıtsız ve soğuk olan insana dair sıkıntılarım var benim. Bu yüzden de yüzde yüz kapalı bir dünyada yaşama kafa tutmama imkan olmadığı için de ne inandırıcı olabilirim, ne de sokakta yaşayacak kadar yalnızım. Çok sevdiğim ailem bunun en büyük dayanağıdır. Onları mutlu etmek gibi bir gönül bağım var.
Sosyal bir varlık olan insanoğlu, en nihayetinde varlığını emanet ettiği diğer bir insan oğluna karşı bazı yüce sorumluluklar besler. Bu sorumlulukların en başında yalan söylememek vardır bana göre.
"The liar's punishment ... is that he cannot believe anyone else"
Yalan söylemek büyük bir günahtır. Hatta para çalın ancak yalan söylemeyin benim için daha anlamlıdır. Bu yalana kendiniz bile inansanız bunun bir çıkış yolu mutlaka vardır panik olmayın.
Öncelikle kendinize doğru söyleyin. Bunu başarmak çok kolaydır. Bunu başarabilen nadir insanlardan biri olmamın yegane sebebi de babamdır çünkü bana bunun nasıl yapılacağını o öğretti. Ben ise kinci olmadığım için, bunu bana öğretme şekline takılmadan,  aslında dünyalar dolusu insanın en büyük sorununu, yani “yalan söyleme hastalığına” karşı bir çeşit anti-virüs geliştirdim. Kendi kendime bile söylediğim an, anında çöken bir sistemim olduğunu biliyor muydunuz? Ölü bir insan olan, ancak benim onun hakkında kafa yormamı sağlayan naçizane kul Shaw bilse, kim bilir ne kadar umutlu olurdu geleceğe karşı.
"Herkes beni eski ben sanıyor, oysa ki ben sürekli değişmekteyim (gelişmekteyim)"
Yine bu söylemini doğrularcasına yer yer esprili yer yer de taşlayan ifadelerle de “Hah işte diyebileceğiniz türden sözler ediyor bizim Shaw. Diyorki; Şu hayatta tek güvendiğim kişi terzim. Çünkü hayatımda bir tek o beni her prova ettiğinde yeniden ölçü alıyor. Ne kadar da akıllı bir dost. Oysa herkes aynı saygıyı gösteriyor, aynı kahveyi içtiğimi, aynı türde yazılar yazacağımı aynı tip düşüncelere sahip olduğumu düşünerek hayatımda hüküm sürüyor demiş.
Al benden de o kadar Shaw.  ayaHhAmjsaakjdas  LOJ1”
Hayatımda bir tek annem ölçümü sürekli alıyor, sürekli sorular soruyor, sürekli yine de bamya yemediğimi bildiği halde ısrarla bu fikrin değişmesini ve o güzel vitaminlerinden yararlanma ihtimalimle bir tek annem olan tek dostum ilgileniyor Shawcığım.

Bernard shaw, Pygmalion adlı oyununun gösterisi için Winston Churchill'e bir davetiye gönderir ve davetiyeye "davetiye iki kişiliktir. Bir dostunuzu da getirin eğer varsa." diye ekler. Churchill bunun üzerine yıldızının hiç barışmadığı shaw'a bir not gönderir : "Galaya değil ama ikinci oyuna gelirim, tabii eğer sahnelenirse."

Hayatı boyunca insanların zeka kırıntıları ile mücadele etmiş bir yazar Shaw. Bunu her an ve her an deneyimlememiz, iş hayatında, okul hayatında aile içinde bile elinize kol gibi mektupların, inatlaşmaların göbeğinde kalarak mümkün Gerçekten sizin yargınız ve acınız bu kadar değerli mi?
İnsanların uğruna mücadele ettikleri değerler bu kadar ışıl ışıl ışıldarken, acıları da bir o kadar değerli mi? Öyleyse onu bir bankaya yatırın. Onları bankalara yatırın ve daha da değerlenmelerini sağlayın.
Zira hiç kimse sizden daha az paranoyak, sizden daha az a sosyal, sizden da az karnı aç ya da sizden daha az akıllı olmayabilir. Onları bankaya yatırarak payelendirebilirsiniz çünkü ancak bu kadar değerli olabilir. İçinizde büyüttüğünüz, pırlantalı bir kutuda taşıyıp sunduğunuz acılar, sizin ancak gülümsemenize neden olursa şayet  para ile sınanmaz. Bunu anlatabiliyor muyum bilmiyorum ama hissettiklerim bunlar…

Americans adore me and will go on admiring me until i say something nice about them.
Esprili tutumunu ısrarla kaybetmeyen yazar yine kendinizi çok fazla geriye gitmeden ya da toplum hakkında fikir sahibi olabilmeniz açısından bu tatlı söylemi gerçekleştirmiştir. Amerikalılar bana tapar taki onlar hakkında hoş şeyler söyleyene kadar. Bu sözü de yine o toplumu, sokağını, Hamburgercisini, evsizini, doktorunu, gazetecisini, öğretmenini, ve dahi engellisini tanımış hemhal olmuş biri olarak yine karma toplumların nasıl da bozguna açık olduğunu bir kere daha görmemi sağladı. Şu an bu sözü eder miydi? Sanmam. Ancak bilirim ki şu anki pozisyonları için de Shaw, esprili bizleri düşüncelere gark edecek sözlerini sakınmazdı.

Moskova'da düzenlenen bir at yarışına kendi isminin verileceğini duyunca: ''Sanıyorum yarışta tek at koşacak, sosyalist devlette rekabet olmadığına göre!'' demiş Shaw.  
Kimi zaman kendimizi çok yalnız hissettiğimizde bazı anlamlar arar dururuz. Anlamlı bir şarkı açarız, kimi zaman birine yazılan mektup elimize geçer, ya da kimi zaman yeniden acılarınızı hatırlamanıza yardım etmesi açısından ilgilenecek başka hiç bir şey bulamayacak tembellikte ruhunuz dolup taşacak ve bu atla şahlanmak falan isteyeceksiniz.
Bu doğal isteğin ardında hiç sıkışıp kalmamış mıdır yazar? Buna hiç vakti olmadı mı?
Yyazar zihnen ve manen öylesine doygun geçirmiş ki yıllarını, ne geriye dönmeye mecali olacak kadar kadınlara hayran kalabilmiş, ne buna layık bir ülke ile korunmuş,  ne de ömrü buna yetmiştir.  Zaman Rusya’da koşan rakipsiz at gibi dört nala akmaktadır. Geriye dönemeyecek kadar, acılarının başını ovalayamayacağı kadar hızlıca geçen zamanın sanki forvet oyuncusuymuş gibi bir rol biçilmiş Shaw’a. Onun asla acılarının burnunu karıştırdığına tek bir dizede bile rastlamadım. Zira zaten yazar ömrü Bu yüzden de dışavurduğu tüm eserler şimdi nefes almamızı sağlıyor. Çaresizliği bile tasvirlerken en ufak bir kin kusmuyor bunu gerçekten anlayabileceğinizi ve hissedeceğinizden emin değilim. Zira sanatçı olmak için baş kaldırmak ve düzenin dışında hareket ettiğinizin yeterli olmadığını, kısıtlı bir yeteneğe sahip olduğunuz için değil de, yalnızca benlik arayışınızla başbaşa boğulmanız engel olmuş olabilir mi?

Bunca akıl küpü söylemler değil beni, dünyada sayılı dehaların bile inkar etmediği, insanları koltuklarına çakacak ve benim masamda gözümün içine içine bakıyor olmasının da yegane sebebi budur.  “Benlik sorununu” halletmiş bir sanatçının elinden çıkma işler,  gün gelir öylesine bir an nefes almanızı sağlar ki, üstelik bu son nefesinizi alacağınız ve ölümü bile deneyim olarak gören bir yazarın, sizi ölüme tatlı bir fısıltı ile uğurlaması ile bile mümkün olabilir.

Unutmayalım ki o şu an bir ölü.  Onun resimlerini paylaşmaya, baş ucumuzda durmasına, anı olarak nesilden nesile ulaşmasına hiçbir engelim yok. İnsanlar ile paylaşmanın da, özel hayat ihlali olmadığını bilecek ve bununla cezalandırılmamak da ayrı bir keyif vermiyor değil. Ne güzel bir histir ve ne özgürdür bir bakıma  bir ölü ile ilişki kurmak.

NEDEN ŞİMDİ?
Kendi adıma “kişi ile bir olmadan” onu anlamanın başka bir yolunu bilmiyorum ben.
Çocukla çocuk olup, büyükle de büyük oldum yıllarca. Şimdi tam koltuğun bu noktasında otururken, o dönemin yeni sayılan ve ışıl ışıl parlayan Shaw’ı anlama yetisi geliştirmenin ne kadar kolay ve bir çırpıda olduğunu anlamış oldum yaşadığım bu düzende. Çünkü her şeyin okunması için doğru zaman gerekir demediler mi vakti zamanında?  Her şeyin okunması gereken zamanları var benim için de doğru zaman bu zaman oldu.
 Bizi insanlardan uzaklaştıran en büyük gerçeğin düşüncelerimiz olduğunu varsayarsak, yakınlaşmaya çalışırken uzaklaşmak ise insanoğlunun yaşayabileceği en büyük darbe olsa gerek.

Kişilerin gerçek duyguları mektuplarına dökülürken kimi zaman sözcüklerine kramplar giriyor. Sözcükler panik atak geçirip paralize bir biçimde acil servise kaldırılıyor. Sözcükler kalp krizi geçiriyor. Sözcüklerin 4 lobu da kanser oluyor ve hasta yatarak tedavi altına alınmadan, yeni hastalar var şu anda sana yer yok denilerek kapı dışarı ediliyor. Başka bir dünyada kendine yer bulmaya çalışıyor. Böyle bir adrenalinde nefes almaya fırsat bulamaz yüzlerce mutsuz  insan içinde bir nefes oldu bana Shaw. Bir de kendimce bir ortak yön buldum. Shaw bir yandan para kazanmak için tiyatro oyunları yazıp ustalıkla Şekspir’den arakladığı metinlerin arasına sık sık da nükte yerleştirip bunu Londra piyasasına sunup para cukkalarken ben de, allah bereket versin Selva Makarnaya, İpek Salçaya reklam tv radyo spotu yazıyorum. Konu salça bile olsa, kendinizden bir şeyler katmanız ve kartellere sırıtmanız mümkün.  Bu anlamda da bir içselleştirme olmadı değil.
İncelemem burada son bulmuyor çünkü bir derya deniz ile karşı karşıyayım sayın okuyucu. Bu yazının ismi “Bir kişiye ifadesi” olsun istedim o kişi de benim. Yalnızca bir kişiye ifade ettiği ile bunları yazmama olanak tanıdı. Eminim yüzlerce, milyonlarca kişi sayfasında, köşesinde, resminde ona yer açmıştır. Zamanla kısa kısa alıntılarını bu biçimde paylaşmaya çalışacağım, zira hafızama ve sayfama kaydettiğim hiçbir detayımı mezara götürmeyecek paylaşmaya devam edeceğim.

Sevgiler…











16 Şubat 2014 Pazar

Sıradan-lık Tıpkı Çaydan-lık gibi

Sıradanlık, dehanın en büyük düşmanıdır’ demiş Oscar Wilde. Sıradanlık bu düşmanlıkla yetinse, yine iyi. Çünkü sıradanlık, aslında her türlü özgünlüğün ve tüm bireysel ahlak geliştirme girişimlerinin de düşmanıdır.



O zaman belki de önce sıradanlığın tanımına benzer bir şey yapmak gerekiyor. Benim tanımlamama göre sıradanlık, insanın kendi olmamaya yönelik tüm çabalarına ve kendi olamadığını sergileyen tüm davranışlarına verilebilecek bir toplu ad. Bu tanımımı, sıradan diye nitelendirdiklerimin ortak özelliklerinden türetiyorum.



Sıradanlığın en sinsi yanı, her türlü maskenin arkasına başarıyla gizlenmesidir. Sıradanlık, bir bilim adamının, bir ressamın maskesini de takmaya kalkışabilir. Ama neyse ki bunlar, sıradanlık bağlamında genellikle kolay düşen maskelerdir.



Sıradan yaşamlarla ve sıradan insanlarla karşılaşıldığında, ya da başlangıçta farklı sanılanların öyle oldukları ortaya çıktığında yapabileceğimiz en iyi şey, vakit geçirmeden onları yaşamlarımızdan dışlamaktır. Çünkü sıradanlık, çaresi hiçbir zaman bulunamayacak bir hastalık gibidir. Bu yüzden de ‘sıradan olan’ları ‘sıradan-olmayan’lara dönüştürebilmek, neredeyse olanaksızdır!



24 Ocak 2014 Cuma

Nawal El Saadawi ve Horgörü




Vücudumdaki aylık zelzelenin etkisiyle inanılmaz bir güçsüzlükle uyandım.
Bu güçsüzlüğe tahammül etmek istemedim. Doğruldum. En sevdiğim kelimedir doğrulmak. 


İnsanoğlu öleceğini bilerek yaşayan tek canlıdır. Kendi adıma hep şunu sorgulamışımdır. Acaba bu yüzden mi bir sürü aptallığı yaparız? Çok fütursuz gelebilir ama, bu boşvermişlik "Bir gün nasılsa öleceğiz" kurgusundan mı kaynaklanır. Bu yaşam tercihi belki de sırf bunun için insanoğluna hata yaptırır.

Hep bir varolma çabası göstermiş insanoğlu, kıyasıya mücadeleyle sürmüştür hayatını nesiller öncesinden. Bugün kıyasıya mücadelenin izlerini, kadın dünyasından çok özel bir ayrıntıyla ve edebiyatla paylaşacağım.


Nawal El Saadawi'nin adını duymuşsunuzdur. Yaşamı demokrasi mücadelesiyle geçmiş, Mısırlı hekim bir kadın yazar kendisi. Dr El Saadawi (76) Nil'in yoksul bir köyünde doğmasına karşın, annesi Kahire Burjuvazisi'ndendir. Siyasi bakış derinliğini annesinden kazandığını söyleyen Saadawi, hekimliğinin yanısıra politik duruşu ile de oldukça etkindir.

Kadın hastalarının sorunlarını politik ortamlarda da sıklıkla dile getiren yazarın romanları, kadına bakışı, onun feminist bir entellektüelden ziyade, yaşanmışlıklarının izlerini taşıyor. Bu sabah masaucumda bulduğum romanından bazı pasajlar paylaşacağım.  

Amacım, erkeklerin ne kadar gereksiz olduklarını savunan bir yazarın tanıtımını yapmaktan ziyade, bazı gerçeklerle karşılaşma zamanının sadece geçtiğini hatırlatmak.

Bir çok romanında dört yapraklı yoncanın hiç olmadığı kadın dünyasından kesitler, acılar ve idrak sınırını zorlayan gerçeklere değinmiştir. Ortadoğulu olmasının yanısıra doktor olması, insan bedeni ve psikolojisi üzerine de ergin bir rol oynamaktadır.

Bu bir kitap eleştiri ya da tanıtım tavsiye yazısı değildir. Bu bir kadının kuytu ruhundan samimi bir sesleniştir...


2001 yılında yayınlanan “Kahire Saçlarımı Geri Ver” isimli kitabında Kahire’nin daracık sokaklarından birinde saçları alınmış bir genç kızın çığlığını sadece uzaktan duyurabilmiştir ne yazıkki.

Kahire ona saçlarını vermiş midir? Hayır. Yüz binlerce hapishane, milyonlarca hücre... Evler, mutfaklar, yatak odaları, hastaneler, dershaneler ve yatakhaneler.. Bir yanda Kahire'nin dar sokaklarında ürkek tavşanlar gibi yüreyen, öbür yanda geniş kalçalarıyla aynı şehrin ünlü göbek dansını icra eden mahkümlar...

Sabahın, öğlenin, gecenin mahkümları... Hepsi de aşılmaz, çıkılmaz, kaçılmaz görünen zindanlar ve hepsi de özellikle kadınlar için. Peki, hangi kadın, kilitleri asırlık gelenekleriyle taşlaşmış bu zindandan kaçabilir? Hangi kadın böyle bir bedeli göze alabilir? Hangi kadın bütün bir toplumu karşısına alacak özgürlük tutkusuna sahip olabilir?

Keskin makaslar ve dayanılmaz zulüm kapıdaydı. Uzun saçlarımın keskin makasların ağızlarında kıvrım kıvrım oluşunu ve sonra yere düşüşünü seyrettim. Annemin bir kadını taçlandıran gurur kaynağı dediği şeyler bunlar mıydı? Bir kadının tacı sırf böyle bir kararlılık ânından dolayı yere düşüp paramparça olabilir miydi? İçim, kadınlığa karşı büyük bir horgörüyle dolmuştu.
Kadınların değersiz ıvır zıvır şeylere inandıklarını o anda kendi gözlerimle görmüştüm. Ve bu horgörü bana yeni bir güç kazandırdı. Emin adımlarla tekrar eve doğru yürüdüm ve yeni, kısacık kesilmiş saçlarımla annemin önünde dimdik durdum. Annem beni görünce acı bir çığlık kopardı ve yüzüme okkalı bir tokat yapıştırdı.

Kadınlığımdan nefret ediyor, kadın doğama diş biliyor ve vücudum hakkında hiç birşey bilmiyordum. Bana kalan tek seçenek reddetmek, meydan okumak ve karşı koymaktı! Anneme ve büyükanneme onlar gibi bir kadın olmadığımı, hayatımı mutfakta soğan sarımsak soyarak harcamayacağımı, bütün günlerimi kocam olacak adam durmadan yemek yesin diye heba etmeyeceğimi kanıtlamak için kadınlığımı reddedecek, kadın doğama kafa tutacak ve vücudumdaki bütün arzulara karşı koyacaktım.”

Mükemmel erkek, mükemmel aşk

Bir adamın derinliklerine bakmadan, karanlıkta söylediği sözlere inanmıştım. Hayal gücümde yarattığım gibi mükemmel bir erkek ve mükemmel bir aşk istiyordum; onun bedeli olarak çok uzun bir süre yalnız kalmam gerekse de, bu amaçlarımın ikisinden de vazgeçmeyecektim. “Ya hep, ya hiç!” Değişmez ilkem buydu ve yarım yamalak çarelere asla boyun eğmeyecektim. O adamı her yerde saraylarda ve mağaralarda, gece kulüplerinde ve manastırlarda, bilim laboratuarlarında ve sanat tapınaklarında, parlak ışıklarda ve zifiri karanlıkta, yüksek tepelerde ve dibi görünmez uçurumlarda, telaşla koşuşturulan şehirlerde ve balta girmemiş vahşi ormanlarda aramaya karar verdim...


Bu satırları okuduğunuz üzere, Saadawi kadın karakterinin kaybolmayan umudu, inadı üzerine aynı zamanda destekçidir. O anlamda da klasik bir feminist olmadığı anlaşılmalıdır.

Kaçamak bakışlar...

- Ne istiyorsun sen? Her şeye isyan ettin ve bir kadın hayatı sürmeyi reddettin. Gerçeğin peşinden koştun ve gerçek seni kendinden kopardı.

Ya erkekler? Onlara baktın, araştırdın ve umutsuzluğa sürüklendin, sonra da dudaklarını her şeyi hor görerek mühürledin." (S:76)


”Onunla Tanıştım"

Benimle konuşurken hep bana bakıyordu. Bacaklarıma baktığını ya da memelerime kaçamak bakışlar attığını bir kere bile yakalamamıştım. Yalnızdık. Çevremiz dört duvarla kapalıydı. Ama onun bu duvarları gördüğünü ya da hissettiğini sanmıyordum. Başka bir düzlemdeydi ve ben etten kandan yapılmış biri olarak onun yanındaydım. Yine de hedefinin vücudum olduğu duygusuna hiç kapılmadım. Doğrudan kalbime ve aklıma sesleniyordu."(S:87)



"Yüzümü göğsüne saklayıp ona sarılarak beni korumasını istedim. Sanki geçmiş hayatım silinip gitmiş, ben tekrar yürümeyi yeni öğrenen bir çocuğa dönmüştüm. Beni tutacak bir ele ihtiyaç duymaya başlamıştım. Hayatımda ilk defa başka birine ihtiyacım olduğunu hissediyor, annemin karşısında bile hissetmediğim bir duyguyu yaşıyordum. Başımı göğsüne gömdüm ve ferah göz yaşlarımla ıslattım. Sanki onunla konuşurken dünyada bir tek ikimiz varmış gibi hissetmek inanılmaz bir özgürlük hissi verirdi bana üstelik onu tanıyalı bir gün olmuştu ancak sadece o vardı ruhumda. Aman allahım ne güç" (S:92)


Bunlar El Saadawi'nin romanının kadın kahramanına söylettiği sözler. Kitabın başında yazarın tanıtıldığı bölümde, tabu sayılan konularda kavgalar verdiği, siyasi yazıları nedeniyle işinden uzaklaştırıldığı, ayrımcılığa maruz kaldığı, yıllarca hapis yattığı ve ölüm cezasına karşı mücadele ettiği de yazıyor.


Femist bir yazar olarak tanınmak

Feministliğin erkekler arasında hep alaya alındığını biliriz ama çok sevdiğim bir erkek dostumun söylediği sözü de kulağımın ardında saklamışımdır.

"- Yıllardır erkek de kendini var etme çabasındaydı. Zira kadın o kadar güçlü, doğurgan ve duygu sahibi ki, biz o etkin gücün karşısında kendimizi var etmeye çalıştık ve hep sert korkaklar olduk" demişti.

Haklı bulmuştum ancak olaya kadın erkek diye ayırmadan "insan" diye baktığınızda, yaşanan bazı gerçekliklerle başederken kadın dünyasında oluşan zelzelede erkeklerin de enkaz altında kaldığını gözlemledim.

Saddavi'nin en çok sevdiğim tarafı, feminist olmadan yalnızca "insanı" koruma altına alan ve hatta hayvan yaşamındaki adaletsizlikleri bile başka bir olgunlukla aktarması, tüm çıplaklığı ile kadını bu zelzeleden, politik gücünü kullanarak hala korumaya, erkeklerden de korkmadan büyük bir cesaretle onları sarıp sarmalayıp kirli oyunlarla dünyalarında başkalaşım yaratmadan varolmamız gerekliliğini okurlarının kulağına üfler...




24 Temmuz 2012 Salı

Welcome to the Bodrum Gurbaksh Chahal Big Daddy - G

Geçen yıl bu zamanlar, oldukça sisli bir sabah canım dostum Can'dan bir telefon aldım. İyi düşün ve bugün ofise görüşmeye gel diye. Kafam çok karışıktı. Bir yandan tutunmaya çalışıyor, bir yandan para kazanma göt korkusu yüzünden anın zaman zaman tadını çıkaramıyordum. Can, Vannes caddesinde bir ofisin ulaştırma sorumlusuydu. Marketing eğitimini San Francisco State de tamamlayıp bir çok badire atlatıp, yeni işinde oldukça mutlu görünüyordu.

İçinde bulunduğum durum nedeniyle tükürdüğümü yalamamak için yola devam etmek zorundaydım. Geri dönemezdim. Mutlaka ek işler bulmalıydım. Şansımın yaver gitmesi ile birlikte önce ev, sonra da iş sorununu halletmek üzereydim ki, sevdiklerimden mailler almaya başlamıştım. Çok özledik diye. Onların özlemleri içimde dağ olup birikmişti ve kendimi yalnızlığa tamamen adadığım bir an gözümü karartıp "ne var ki limuzin işinde diye düşünüp adresin yolunu tuttum.

Korka korka, utana sıkıla Honda servisinin hemen karşısındaki Limo Noir şirketine ulaştım. Kapının önünde beni bekleyen arkadaşım Can ve patronu türk bir adam sinirli sinirli el kol hareketleriyle konuşuyordu. Can beni karşıladı ve ismi Erdoğan abi olan şirketin sahibi ile tanıştırıldım. İşin tanımından bahsettikten hemen sonra durum değerlendirmesi yaptık ve benim şirket içinde daha uygun olacağımı düşünerek Dispatcher lik yapmamı teklif etti. Kulağa daha mantıklı geliyordu.

Bir sürü güzel araç ve Kolombiya'lı şöförlere güzergah tarif edip para kazanacaktım. Heyecanlanmıştım.  Çok iyi arkadaş olmuştuk. Çünkü Erdoğan abi denilen adamın kimliği tek değildi. Çember sakallı, komik, din işleri ile pek ilgisi olmayan ancak iş nedeniyle hafif mafyöz, karısını aldatmayan ancak hemen hemen her haftasonu striptiz klüplerde boy gösteren, şirin, komik bir adamdı. Aynı zamanda yardımcılığını yaptığı Gurbaksh Chahal namı diyar "G" bugüne kadar tanıştığım nadir tipolojide insanlar arasındaydı. Çünkü başarı öyküsünü dinlediğimde dudak uçuklatıcı bir türk filminin içinde bulmuştum kendimi. Mr G, sıradan bir öğrenciydi. Staj, bir kaç ofis denemesinin ardından Palo Alto'da ciddi bir çalışma ve para birikimi sonrası ufak çaplı bir şirket kurdu. Şirketinde bir application yaratımı esnasında, aklına bu fikri Yahoo'ya hemen pazarlama fikri geldi ve çalışmalara başladılar.

Sıkı bir sunum sürecinden sonra Yahoo fikri inanılmaz bulur ve iyi bir pazarlıkla 300 milyon Euro ya fikri satar. Türk parası karşılığını hesaplayamadım. Sanırım Katrilyona denk geliyor.   G'nin hikayesi böylelikle başlamış oldu. İnanılmaz pozitif, iyi kalpli, para harcamasını seven akıllı adamımız, bir anda Amerika'da sıkı bir reklamasyonla tanındı ve Oprah'nın konuğu olduktan sonra da zaten yürüdü gitti.

Muhteşem bir hayat ve fakir ailenin de gururu olarak yaşamına devam ederken, Erdoğan abinin şirketinden bir gün bir Bentley kiralar ve Can servisini yapar. Erdoğan abiyle tanışan G ile o günden beri yedikleri içtikleri ayrı gitmiyor. Hem çok iyi arkadaş, hem de G'nin menajerliği görevini üstlenen Erdoğan abi de inanılmaz bir serüvene yelken açıyor.

Sonrası iyilik sağlık. G'nin namı, klüplere girişi, seyahatleri, kızarkadaşları ile sorunu, ailesinin problemleri üzerine yarenlik yapan Erdoğan abi, onu bir evlat gibi benimsemiş durumda. Çünkü G oldukça genç bir işadamı 31 yaşında. Bu yaşına rağmen ve bu paraya rağmen kendini sapıtmamış bir adam, oldukça ilgi çekici gelmişti. Güzel bir Hintli ruhun eseri ve ailesinin de katkıları büyüktür diye düşünmüştüm.

Türkiye'ye dönmeme çok yakın bir süreçte yaşamımı kurma aşamasında oldukça kafam karışıktı. İstanbul 'a tatil yapar dönerim gibi düşüncem vardı. Erdoğan abi'yi ve işleri bir kenara bırakıp babysitterlık işine geri döndüm. Ne de olsa bana ihtiyacı olan 3 aylık dünya tatlısı bir "gangstam" vardı. Tanmay. Tanmaya baktığım saatlerde Erdoğan abinin yanında çalışamazdım ve Erdoğan abiyle yalnızca haftasonları görüşebiliyordum. Tanmay'ın annesi doktordu ve bana çok ihtiyacı vardı. Güvenilir olmam ve arkadaş olmamız da nedeniyle beni kaybetmemek için saati 20 dolar alırken, 35 dolara anlaştık.

Çalışmaya devam ederken, Erdoğan abi benimle ilgilendi. Ailesiyle tanıştırdı. Eşinin enfes baklavalarından yedim ve tatlı oğlu Alparslan'la tanıştım. Alparslan'da Lise'yi bitirmek üzere olan ve Stanford'dan davetiye ile çağrılan parlak bir öğrenciydi.  Derken Erdoğan abinin aile yaşamını da tanıdıktan sonra birlikte gece klüplerine, önemli partilerinde buldum kendimi.  İş kokteylleri sosyalleşmem ve insan tanımam için beni her davete çağırıyordu. San Francisco'nun Haight Ashbury ayağında yaşayan biri olarak, Harlot, Powell benim için oldukça lüks yerlerdi. Bir müze gibi baktım gittiğim parlak yerlere. Orada da aynı şey olmuştu. Bir anda o güzel pahalı klüplere adım attığınızda sanki 100 yıldır gidiyormuşsunuz hissine kapılıp bir cool luk çöküyor üzerinize. Böyle yürüyüşüm falan değişti. Cat walk yürümeler falan...

Güzel akşam yemekleri, striptiz klüpler, Gold Clup, yemekler derken ev arkadaşlarım Robert ve Gustavo beni kıskanır olmuştu. Aramızda birşeyler olduğunu zannedip benimle dalga geçiyorlardı.  Erdoğan abi evli derdim. Evli biriyle birlikte olmamamla uzunca süre dalga geçmiş ve anlamamışlardı. Abi kardeş ilişkimiz ve benim kafamdakileri hiç değiştirmeden ona aktarmam, iş ilişkisi için onun oldukça işine yarayacaktı. Can'ın patronu olmasının yanı sıra onun da geçtiği yolları dinleyince dudağım uçuklamıştı.Daha sonra Gustavoyla ve gey sevigilisi ile yaşamak benim için güç olmaya başlamıştı. Bu sefer de canım arkadaşım Can bana kapılarını açtı. Birlikte takılmaya başladık.

Karakterlerimiz bu kişilerle sınırlı değil elbette. Sıra Habib'te. Habib 38 lerinde bir Ahıska Türkü. Erdoğan abinin hem sağ kolu hem de adamlarından biri. Adamı dememdeki sebep Habib tahmin edeceğinizin çok ötesinde ilişkileri olan, Çeçenler'e kafa tutmuş bir korumaydı. Dealer genç çocukları yakalayıp takip edip kendilerine getiren bir yanı vardı. Habib bu hayatta karşıma çıkmış en ilginç karakterlerin ikincisiydi "Erdoğan" abiden den sonra. Türkçesi korkunç olan, hayatında hiç Türkiye görmemiş, eşi ve çocuklarını NewYork Cincinati'ye yerleştiren, kendi iş ve özel yaşamına SF'de devam eden tatlı mı tatlı bir Kaiser Soze. Yanlış okumadınız Kaiser. Sinemaya ilgi duyan Habib, Berkeley Üniverstesi'nin sinema bölümüne, kapıyı hızla çarparak girmiş birgün. Film Digital ekibinin yardımlarıyla kiraladığı teçhizatlarla orta ölçekli kısa filmler çekmeye başlamış. Bu tuhaf görünümlü, kafası iyi adamın böyle bir durumu olduğunu öğrendiğimde oldukça şaşırmıştım.

Diğer tipleri saymakla ömür biter. Ancak bilmeniz gereken tek şey dostluğumuzun baki olması ve dünyanın belki de en kopuk kentinde kendimi yüzde yüz güvende hissetmemdi. Yardımlarını ve deneyimlerini benimle paylaştıkları için onlara minnettarım çünkü içlerine birini kabul etmeleri takdir ederseniz kolay olmuyor.

Güzel günlerin ardından Türkiye fikri aklımı sürekli kurcaladı. Bir anda silemeyeceğimi farkettim İstanbul'u. SF'e gelirken oldukça radikal bir karar olduğunu bilerek, gerçek bir kafa patlatma sürecinden sonra karar vermiştim. Kendimi mutsuz hissediyor, sanki başka insanları da mutsuz ediyorum paniğine kapılmıştım. Mekan değiştirmeliydim. Aksi halde mekan beni değiştirir gibi bir korkum vardı. Çok sevdiğim insanları geride bırakırken, onları uzun zaman göremeyeceğim fikri insana daha çok koyuyordu. Ancak hareket etmeliydim. Herşey dümdüz gidemiyordu hayatımda. Bu duyguyu o kadar iyi anlıyorum ki. Mutlaka bir göktaşı düşmeli gibi geliyordu insanın hayatına. Yaşam dinamikleri ve yokuşları ile güzel. Güzel olduğu kadar insanları uyutan da bir kavram. Bu uyku halinden kurtulmam şarttı.

Yalnızdım. Yapayalnız. Eğer birazcık edebiyat, müzik sevdam, biraz Beat Kuşağı'na olan ilgim olmasaydı benim için boş bir konteynır da olabilirdi USA. Çünkü bir çok veirdo ve evsiz ile hersabah birlikte uyanıyorduk. Evet onların tüm kokuları hüzmelerime işlemişti. Aslında bir çok konu hüzmelerime işlemişti. Onları çok seviyor ancak zaman zaman da korkuyordum. Sacramento'ya da bu yüzden hiç uğramadım. Namı pek iyi değildi ama umrumda değildi. Mission gibi bi yerde de okulum vardı. Okulumun önünde bir gün bir adamı öldü sanıp yardım istemiştim de bana gülmüşlerdi. Tüm iliklerimde hissettim yalnızlığı. Çünkü bir sürü dost edinip yine de yalnız hissetmek gibi saçma bi hastalığın pençesine düşmüştüm.

Bakıcılığını yaptığım bebeğe günden güne iyice alışmıştım. Ancak dedim ya, düştü bir kere aklıma yeniden Türkiye fikri. Döndüm. Ancak üzgün olarak dönmedim. Beni SF'de bekleyen bir düzenim olduğunu bildiğim için nasılsa tatil yapacağım, insanlar da beni zaten çok özlemiştir, epey popüler olacağım ne güzel diye sevinerek geldim ancak durum pek içaçıcı olmadı. Yine düşünceler kapladı bünyemi. Derken karşıma harika bir fırsat çıktı hemen değerlendirmeliyim diye düşünürken güzel bir prodüksiyon şirketinde işe başladım. Sitcom yazacaktım ve havalara uçmuştum. Hikayesi Sezyuma ait olan Küçük Hesaplar dizisi için çalışmaya başladık. Gözüm hiç birşeyi görmüyordu. Hunharca bir köşke yerleştik ve sadece güldük içtik ve yazdık.

Günler bir obladi bir oblada giderken, iyiden iyiye alışmıştım bu korkunç şehre.  İnsan fobim oluştu. İstiklal Caddesi'nde yürürken kalbim çarpıyor, insanlar popomu avuçlayacakmış gibi hissediyordum sürekli. Çünkü temizlenip gelmiştim. Pırıl pırıldım. Huzur doluydum. Sadece yazmak istiyordum ancak bir yandan hayata da kendimi akıtmak zorundaydım. Aktım. Sadece aktım.  Varlığımı, yerimi yurdumu yadırgamadan beni ne içine çekiyorsa o kalıba bir şekilde yerleştim. Bu duygunun beni daha fazla hasta ettiğine karar verdim. Çünkü içine çekildiğiniz yerler herzaman konforlu ve huzurlu olmayabiliyor. Neden bu kadar bodoslama yaşadım? Estiği gibi? Canım öyle istedi. Düşüncesizce davranmaya ihtyacım vardı. Kabalığa, küfür etmeye. Karşımdaki insanlara onların ne kadar salak, ne kadar bencil, olduklarını yüzlerine haykırmaya ihtiyacım vardı.  Biraz güce ihtiyacım vardı. Derken şehir ruhu download %87 olmuş tam kendime geliyorken telefonum çaldı. Yine harika bir iş teklifi daha aldım. Bu sefer yakama Sinema konmuştu. Nasıl olur da beni seven sahiplenen, öykülerini esirgemeyen bir sektörü geri çevirirdim ki. Hemen kalemimi kuşandım. Öyküm birşekilde beğenildi. Yine umutlandım. Umut olmasa nasıl yaşar insan? Meyvelerini toplarken size de dağıtırım merak etmeyin...

Zırrrrrrrrr! yine telefon bu sefer Can'ın sınırdışı haberini aldım. Öğrencilik hayatı da dahil, 10 senelik bir yaşamda kapı dışarı edilmişti kaçak çalıştığı SF'den. Başına saçma sapan şeyler geldiği için evlenme taraftarı da olmadı. Derken yolu İzmir'e ailesinin yanına düştü. Yıkılmış bir ses vardı telefonun ucunda. Çok üzüldük. Kaybettiğim bir günün bile bana zararı olacağını, bir an evvel dönüp Limo Noir'de Erdoğan abiyle çalışmamı söyledi. Benim gibi bir profile her zaman ihtiyacı olabileceğindne bahsetti. Ancak ne gezer, sinema ile birlikte bir kez daha denemek istedim. Çünkü üç kişilik bir hayat yaşıyordum. Sorumluluklarım vardı. Dibe vurma, düşme lüksüm yoktu. Beni mutlu görmeyi hakeden bir ailem vardı. Nasılsa özgürdüm. En ufak bir karartı düşerse yoluma sıçramasını biliyordum. Karanlıkla bir bilgisayar oyunu gibi dalga geçiyordum. Mutlu biriydim. Hayatın kısa olduğunu biliyordum. Herşeyi olduğu an içerisinde yaşamaya o kadar alışmıştım ki, günlerdir evden çıkmadığımı farketmiyordum. Çünkü aynı zamanda katlanamıyordum da bazı gerçeklere. Sadece nefes aldığım günler oldu.

Biraz doktor yardımı, biraz eşim dostumun desteği ile toparladım. Derken Zırrrrrrrr! yine telefon. Amanın. Bu sefer de bizim tatlı  Erdoğan abi. Mr "G" doğum gününü Türkiye'de kutlamak istemiş. Birlikte Bodrum'a geliyorlarmış. Uçak rezervasyonum çoktan yapılmıştı. Kuzenim ve ninemin şaşkın bakışı ile bulunduğum yerden anında kaçtım. 3 Günlük rüya gibi bir tatile gittiğimden pek haberdar değildim. Yalıkavak açıklarında demirlenmiş bir derya kuzusu yat. Lükse düşkün olmadığımı beni bilen bilir. Ancak bu başka birşeydi. Luna parktı uçan sandalyeydi benim için o an. İçerde Mr G ve tüm koruma ekibi ile gülen SF ekibi, karşımda duruyordu. Can'ın ve Mine'nin katılımıyla harika bir yemek yedik.

Derken Mr'G nin doğum günü için hazırlandık klüplere gittik. Doğum gününü kutladık. Hiç eğlenmediği kadar eğlendi. Garsonları zengin etti. Etrafında kızlar dört dönüyordu. Biraz şımarıklık bulaşsa da Biz "G" yi biliyorduk. Ona yaşamımızı anlattık. Onca danstan, yorgun geçirilen gurupili gecenin ardından kendine bir bardak viski doldurdu. Hepimize kadeh kaldırdı ve onun yanında olduğumuz için teşekkür etti. Bu duygusal konuşma ve 1 saatlik iş görüşmesi gibi geçen sessizlikten fırsat bulup, Erdoğan abiye usulca sordum. Her zaman böyle midir?. Tanımadığı insanlarla mı kutlar doğum gününü. Erdoğan abinin yanıtı ilginçti. "G", insanların etrafında olmasını seviyor dedi.

Ben herşeyi çok bildiğini sanan biri olmanın ne kadar önemsiz olduğu gerçeğini de deneyimledim. Para kazanmanın, yaşamda tutunmanın da sadece bilgi ile değil çalışmak ve networkle gerçekleştiğine tanık oldum. Bu özel filmimsi dostlukların içinde beni görseniz çok şaşırdınız. Sanki yüzyıllık zenginim. Bir havalar. Sonra kendimi cimdikledim. Saçmalama dedim ve figürasyona devam ettim.

Son gecemizdi. Yatın dış kısmında büyük bir huzur yakalamıştım. Huzurla kendimi sabahın ilk güneşine ve ezanına bıraktım. Normalde sabah ezanı benim hiç hoşlanmadığım bir ambiyanstı. Ancak orda güzeldi. Hiç bir şey düşünmemeye sadece önüme bakmaya karar verdiğim  huzurlu bir uykuydu. Beni bekleyen İstanbul, 60 lı yıllardan herkonuda uzak olsa da hala nefes alıyordum. Hala beni bekleyen güzel bir proje vardı. Erdoğan abinin sebep olduğu bu rüya tatilimi sizinle de paylaşmak isterdim. Şimdilik sadece fotoğraflarla ve bazı videolarla http://www.youtube.com/watch?v=kJkL-BlNZ5k&feature=relmfu  http://www.youtube.com/watch?v=PtbTWblFqSk&feature=related  paylaşacağım...








Sait Balıkçısı Yalıkavak


Erdoğan Abi: Habib gözünü kimseden ayırma
Habib: Herşey normal abi... Öz Türkçede Çok güzelin anlamı "Normal" demekmiş...

Tolga

Burak ve kızarkadaşı

Can - Mine

Mr G...


 Gurbaksh Chahal




Bir grup insan




Sabaha karşı oda..
Çeşitli saçmalıklar

From Barcelona Can

Habib From Cincinati...

Bülent ve karısı

Batmaktan usanmayan gün



Kendi gibi biri hiç abartı yok



Mr G sabaha karşı ezan eşliğinde şampanya servisi

Sabahın azizliği

Yatın ismi My Plesure From Amsterdam

Yalıkavak
Mine ve Can tatlısı
Şarkı söylüyolar

Bodrum Barlar Sokağı
Dönüş ve hayatın gerçekleri

Sanırım hayat denen bir gerçek var
Hoşçakalın...

 

1 Haziran 2012 Cuma

İçim eğitilmemiş benim


Yapraklar beni hala saklayabilirdi. Ama saklanmadım artlarına. Hep yaptığım gibi duygu sarsıntısını önlemek için çevrede halkalar çizeceğim yerde dümdüz size yürüdüm. Ama bu yalnızca, bedenime belli bir aldatı öğrettiğim için böyle. İçim eğitilmemiş benim; korkuyorum, nefret ediyorum, seviyorum, sizi kıskanıyorum ve küçümsüyorum, ama hiçbir zaman mutlulukla katılamıyorum size.

Virginia Woolf....