10 Nisan 2014 Perşembe

Haberiniz Var Ölüyorum Ben. Bakın Bakın Tam da Şuraya düşüyorum Ben.

İlkokulda bütün ödevlerini eksiksiz yapan, annesinin biricik güzel örgü saçlı kızı/ erkeği tüm direniş ve eylem süreçlerinde de aynı ruh hali ile davranıp ödevlerini bir bir yerine getiriyor. Belki de Alman Liseli bu kız / erkek, tüm paylaşımlarını yapıp, bi de şiirini okurken yutkunuyor.... Çağrısını öyle yapıyor ki kızceyiz/adamceyiz insan gitmezse kör olur, öylesine düzenli ve tertipli cümleler, öylesine ilginç olduğunu düşündüğü saçmalıklar falan... Peki bu konforlu koltuktan, nasıl oluyor da dünyanın sizi bu denli incittiğini, yok ettiğini, çürümeye ittiğini, elinizden sanki tüm geleceğinizin falan aldığını düşünüyor ve görebiliyorsunuz aklım almıyor.
Bunun sebebi sosyal medya mı? Buradan size ekmek yok ben size söyliyeyim. Hakkınızda alaycılar. Kimisi de iyi niyetli değil eleştirilerinde. Belki birilerinin gözüne takılırım da, bu "çürüyoruz, bitiğiz, biz aslında yoğuz ölmek istiyoruz" nidalarınızı bi nebze sizi güldürerek belki dindiririm kendimce.... Size önemli bir tavsiyem var, ben de mükemmel ve iyi değilim, acil servisler, huzur evleri, bi kaç yıkık sokak, çöpleri toplayanlar, belki bi yaşlı ile tüm gününüzü geçirmeden, kıçınızın konforlu tarafından çürümeye başladığınızı sanmayın. Yemiyoruz bunları artık. Tıpkı AVMlere layık dışavurumlarınızla sadece izlenip birilerinin sayfasından akıp gidiyorsunuz...Canınız sıkıldıysa bi okutun üfletin kendinizi. Ben öyle yaptım öyle iyi geldi ki. Bir de insanın çığlığını kesen kendi olmuyor. Nefesinizde öyle çarçabuk kesilmiyor. Yoğun ilaçlara da saplansanız kendinizeden başka çareniz yok bunu unutmayın küçük kadınlar/erkekler....

Seratonin Nine, kapını çalıp sana ağzına layık havuçlu tarçınlı kek yapıp getirdiğinde layklar gibi anlamsız bi surat ifadesi ile karşılıyorsun. Buz gibi suratın, samimiyetsiz bakışların, kedinden başka hayrının dokunmadığı da aşikar. Kocana bi çorba pişirsen belki biraz hafifler karanlık hülyaların. Fırına da bi kek attırıver. Evin için de mis gibi vanilya koksun dimi...

Ölümü gör ne yapıyorsun bunun için? Farklı olmaya çalışmaktan başka ne yapıyor olabilirsin? Kazakların kollarını kesip yazın, kışın da birleştiriyo musun?

Kötü olmamak için ne yapıyorsun kolaycılıktan başka. Hangi ara kayboldun? Çevrende seni bunca seven insan varken, İstanbulun hatrı sayılır semtinde yaşayarak hangi ara aklını bu denli rahatsız ettin. Buna ne hakkın var? Bunca hacıhüsrevli sokak çocuğu varken topla abi aklını ihtiyacımız var sana.

  Bu hayatta bir tek siz mi  var sandınız?  Dünyanın en yalnızı falan değilsiniz. Bin tane arkadaşınız var. Niye yalnız olasınız canım. Ne de olsa inanılmaz iyilikler yayıyorsunuz etrafa. Hiç yalnız bırakırlar mı sizi? Sen ne isen yaşadığın da o, karşılaştığın da o. Kendini muazzam bir çamura bulandırıp, vücudunun kalıp izini alan kilit hırsızları gibisiniz. Yaşamın kalıbını alıp bize satan hırsızlarsınız benim için başka da bir şey ifade etmiyorsunuz. Benim ve bir çoğu için bir şey ifade etmeniz için yapmanız gereken bazı durumlar var mesela konforlu berjarinizden kalkın ve çocuk eğitin. Sadece çocuk eğitin. Ama lütfen kendi umutsuzluğunuzu lök diye sunmayın önlerine, dünyanın en tehlikeli yiyecek maddesi şeker ile yumurtayı iyice çırpar gibi bacım. Kötülükler de iyilikler de iyice çırıpılmalı. aksi halde beşinci bi sınıf pornodan başka birşey değil dışa vuruduğunuz ifadeler. Benim görme biçimimi rahatlatmak ya da karartmak için oldukça nitelikli vasıflara sahip olman gerekiyor.


 Kendinizi kurumaya bırakılan çamaşırlar gibi çürümeye bırakmayın, çürüme olduğunda, kendiğiliğinden bulur sizi hiç merak etmeyin. Hem de parmak uçlarınızdan başlar.   Dumanın bi şarkısı vardı. Haberin Yok Ölüyorum diye. Kendince bir parça çok da iddiasız. Ancak sizinki biraz şöyle oluyor. Haberin Var ölüyorum. Bak Bak tam da şuraya düşüyorum.
Bakın Bakın düşüyorum ben.

Üffffffff.....

16 Şubat 2014 Pazar

Sıradan-lık Tıpkı Çaydan-lık gibi

Sıradanlık, dehanın en büyük düşmanıdır’ demiş Oscar Wilde. Sıradanlık bu düşmanlıkla yetinse, yine iyi. Çünkü sıradanlık, aslında her türlü özgünlüğün ve tüm bireysel ahlak geliştirme girişimlerinin de düşmanıdır.



O zaman belki de önce sıradanlığın tanımına benzer bir şey yapmak gerekiyor. Benim tanımlamama göre sıradanlık, insanın kendi olmamaya yönelik tüm çabalarına ve kendi olamadığını sergileyen tüm davranışlarına verilebilecek bir toplu ad. Bu tanımımı, sıradan diye nitelendirdiklerimin ortak özelliklerinden türetiyorum.



Sıradanlığın en sinsi yanı, her türlü maskenin arkasına başarıyla gizlenmesidir. Sıradanlık, bir bilim adamının, bir ressamın maskesini de takmaya kalkışabilir. Ama neyse ki bunlar, sıradanlık bağlamında genellikle kolay düşen maskelerdir.



Sıradan yaşamlarla ve sıradan insanlarla karşılaşıldığında, ya da başlangıçta farklı sanılanların öyle oldukları ortaya çıktığında yapabileceğimiz en iyi şey, vakit geçirmeden onları yaşamlarımızdan dışlamaktır. Çünkü sıradanlık, çaresi hiçbir zaman bulunamayacak bir hastalık gibidir. Bu yüzden de ‘sıradan olan’ları ‘sıradan-olmayan’lara dönüştürebilmek, neredeyse olanaksızdır!



24 Ocak 2014 Cuma

Nawal El Saadawi ve Horgörü




Vücudumdaki aylık zelzelenin etkisiyle inanılmaz bir güçsüzlükle uyandım.
Bu güçsüzlüğe tahammül etmek istemedim. Doğruldum. En sevdiğim kelimedir doğrulmak. 


İnsanoğlu öleceğini bilerek yaşayan tek canlıdır. Kendi adıma hep şunu sorgulamışımdır. Acaba bu yüzden mi bir sürü aptallığı yaparız? Çok fütursuz gelebilir ama, bu boşvermişlik "Bir gün nasılsa öleceğiz" kurgusundan mı kaynaklanır. Bu yaşam tercihi belki de sırf bunun için insanoğluna hata yaptırır.

Hep bir varolma çabası göstermiş insanoğlu, kıyasıya mücadeleyle sürmüştür hayatını nesiller öncesinden. Bugün kıyasıya mücadelenin izlerini, kadın dünyasından çok özel bir ayrıntıyla ve edebiyatla paylaşacağım.


Nawal El Saadawi'nin adını duymuşsunuzdur. Yaşamı demokrasi mücadelesiyle geçmiş, Mısırlı hekim bir kadın yazar kendisi. Dr El Saadawi (76) Nil'in yoksul bir köyünde doğmasına karşın, annesi Kahire Burjuvazisi'ndendir. Siyasi bakış derinliğini annesinden kazandığını söyleyen Saadawi, hekimliğinin yanısıra politik duruşu ile de oldukça etkindir.

Kadın hastalarının sorunlarını politik ortamlarda da sıklıkla dile getiren yazarın romanları, kadına bakışı, onun feminist bir entellektüelden ziyade, yaşanmışlıklarının izlerini taşıyor. Bu sabah masaucumda bulduğum romanından bazı pasajlar paylaşacağım.  

Amacım, erkeklerin ne kadar gereksiz olduklarını savunan bir yazarın tanıtımını yapmaktan ziyade, bazı gerçeklerle karşılaşma zamanının sadece geçtiğini hatırlatmak.

Bir çok romanında dört yapraklı yoncanın hiç olmadığı kadın dünyasından kesitler, acılar ve idrak sınırını zorlayan gerçeklere değinmiştir. Ortadoğulu olmasının yanısıra doktor olması, insan bedeni ve psikolojisi üzerine de ergin bir rol oynamaktadır.

Bu bir kitap eleştiri ya da tanıtım tavsiye yazısı değildir. Bu bir kadının kuytu ruhundan samimi bir sesleniştir...


2001 yılında yayınlanan “Kahire Saçlarımı Geri Ver” isimli kitabında Kahire’nin daracık sokaklarından birinde saçları alınmış bir genç kızın çığlığını sadece uzaktan duyurabilmiştir ne yazıkki.

Kahire ona saçlarını vermiş midir? Hayır. Yüz binlerce hapishane, milyonlarca hücre... Evler, mutfaklar, yatak odaları, hastaneler, dershaneler ve yatakhaneler.. Bir yanda Kahire'nin dar sokaklarında ürkek tavşanlar gibi yüreyen, öbür yanda geniş kalçalarıyla aynı şehrin ünlü göbek dansını icra eden mahkümlar...

Sabahın, öğlenin, gecenin mahkümları... Hepsi de aşılmaz, çıkılmaz, kaçılmaz görünen zindanlar ve hepsi de özellikle kadınlar için. Peki, hangi kadın, kilitleri asırlık gelenekleriyle taşlaşmış bu zindandan kaçabilir? Hangi kadın böyle bir bedeli göze alabilir? Hangi kadın bütün bir toplumu karşısına alacak özgürlük tutkusuna sahip olabilir?

Keskin makaslar ve dayanılmaz zulüm kapıdaydı. Uzun saçlarımın keskin makasların ağızlarında kıvrım kıvrım oluşunu ve sonra yere düşüşünü seyrettim. Annemin bir kadını taçlandıran gurur kaynağı dediği şeyler bunlar mıydı? Bir kadının tacı sırf böyle bir kararlılık ânından dolayı yere düşüp paramparça olabilir miydi? İçim, kadınlığa karşı büyük bir horgörüyle dolmuştu.
Kadınların değersiz ıvır zıvır şeylere inandıklarını o anda kendi gözlerimle görmüştüm. Ve bu horgörü bana yeni bir güç kazandırdı. Emin adımlarla tekrar eve doğru yürüdüm ve yeni, kısacık kesilmiş saçlarımla annemin önünde dimdik durdum. Annem beni görünce acı bir çığlık kopardı ve yüzüme okkalı bir tokat yapıştırdı.

Kadınlığımdan nefret ediyor, kadın doğama diş biliyor ve vücudum hakkında hiç birşey bilmiyordum. Bana kalan tek seçenek reddetmek, meydan okumak ve karşı koymaktı! Anneme ve büyükanneme onlar gibi bir kadın olmadığımı, hayatımı mutfakta soğan sarımsak soyarak harcamayacağımı, bütün günlerimi kocam olacak adam durmadan yemek yesin diye heba etmeyeceğimi kanıtlamak için kadınlığımı reddedecek, kadın doğama kafa tutacak ve vücudumdaki bütün arzulara karşı koyacaktım.”

Mükemmel erkek, mükemmel aşk

Bir adamın derinliklerine bakmadan, karanlıkta söylediği sözlere inanmıştım. Hayal gücümde yarattığım gibi mükemmel bir erkek ve mükemmel bir aşk istiyordum; onun bedeli olarak çok uzun bir süre yalnız kalmam gerekse de, bu amaçlarımın ikisinden de vazgeçmeyecektim. “Ya hep, ya hiç!” Değişmez ilkem buydu ve yarım yamalak çarelere asla boyun eğmeyecektim. O adamı her yerde saraylarda ve mağaralarda, gece kulüplerinde ve manastırlarda, bilim laboratuarlarında ve sanat tapınaklarında, parlak ışıklarda ve zifiri karanlıkta, yüksek tepelerde ve dibi görünmez uçurumlarda, telaşla koşuşturulan şehirlerde ve balta girmemiş vahşi ormanlarda aramaya karar verdim...


Bu satırları okuduğunuz üzere, Saadawi kadın karakterinin kaybolmayan umudu, inadı üzerine aynı zamanda destekçidir. O anlamda da klasik bir feminist olmadığı anlaşılmalıdır.

Kaçamak bakışlar...

- Ne istiyorsun sen? Her şeye isyan ettin ve bir kadın hayatı sürmeyi reddettin. Gerçeğin peşinden koştun ve gerçek seni kendinden kopardı.

Ya erkekler? Onlara baktın, araştırdın ve umutsuzluğa sürüklendin, sonra da dudaklarını her şeyi hor görerek mühürledin." (S:76)


”Onunla Tanıştım"

Benimle konuşurken hep bana bakıyordu. Bacaklarıma baktığını ya da memelerime kaçamak bakışlar attığını bir kere bile yakalamamıştım. Yalnızdık. Çevremiz dört duvarla kapalıydı. Ama onun bu duvarları gördüğünü ya da hissettiğini sanmıyordum. Başka bir düzlemdeydi ve ben etten kandan yapılmış biri olarak onun yanındaydım. Yine de hedefinin vücudum olduğu duygusuna hiç kapılmadım. Doğrudan kalbime ve aklıma sesleniyordu."(S:87)



"Yüzümü göğsüne saklayıp ona sarılarak beni korumasını istedim. Sanki geçmiş hayatım silinip gitmiş, ben tekrar yürümeyi yeni öğrenen bir çocuğa dönmüştüm. Beni tutacak bir ele ihtiyaç duymaya başlamıştım. Hayatımda ilk defa başka birine ihtiyacım olduğunu hissediyor, annemin karşısında bile hissetmediğim bir duyguyu yaşıyordum. Başımı göğsüne gömdüm ve ferah göz yaşlarımla ıslattım. Sanki onunla konuşurken dünyada bir tek ikimiz varmış gibi hissetmek inanılmaz bir özgürlük hissi verirdi bana üstelik onu tanıyalı bir gün olmuştu ancak sadece o vardı ruhumda. Aman allahım ne güç" (S:92)


Bunlar El Saadawi'nin romanının kadın kahramanına söylettiği sözler. Kitabın başında yazarın tanıtıldığı bölümde, tabu sayılan konularda kavgalar verdiği, siyasi yazıları nedeniyle işinden uzaklaştırıldığı, ayrımcılığa maruz kaldığı, yıllarca hapis yattığı ve ölüm cezasına karşı mücadele ettiği de yazıyor.


Femist bir yazar olarak tanınmak

Feministliğin erkekler arasında hep alaya alındığını biliriz ama çok sevdiğim bir erkek dostumun söylediği sözü de kulağımın ardında saklamışımdır.

"- Yıllardır erkek de kendini var etme çabasındaydı. Zira kadın o kadar güçlü, doğurgan ve duygu sahibi ki, biz o etkin gücün karşısında kendimizi var etmeye çalıştık ve hep sert korkaklar olduk" demişti.

Haklı bulmuştum ancak olaya kadın erkek diye ayırmadan "insan" diye baktığınızda, yaşanan bazı gerçekliklerle başederken kadın dünyasında oluşan zelzelede erkeklerin de enkaz altında kaldığını gözlemledim.

Saddavi'nin en çok sevdiğim tarafı, feminist olmadan yalnızca "insanı" koruma altına alan ve hatta hayvan yaşamındaki adaletsizlikleri bile başka bir olgunlukla aktarması, tüm çıplaklığı ile kadını bu zelzeleden, politik gücünü kullanarak hala korumaya, erkeklerden de korkmadan büyük bir cesaretle onları sarıp sarmalayıp kirli oyunlarla dünyalarında başkalaşım yaratmadan varolmamız gerekliliğini okurlarının kulağına üfler...




26 Ağustos 2013 Pazartesi

Resmen 70'lerdeyim

Kafamın çok karışık olmasına izin vermeden yalnızca çalışırım. Sadece. Biteviye. Kimse kafamı karıştırmaya cesaret edemez. Ancak kimi zaman kafam kendi kendine planlı biçimde öyle bir karışır ki tüm ezberimi bozar ve o izin vermemeler bi anda çöp olur. Tam da bugünlerin içinden koşarak koşarak geliyorum bana.

Sıcak aldı başını gidiyor. Uzun zamandır da burayı çok aksattım. Beni yazmaya iten bir durum olduğunu farkettiğimde, yıl resmen 2013, Ağustos da 26 olmuş. Oysa yaşamım 2012'nin Aralık ayında, uzun süreliğine bir buzdolabına girmişti. Bedenim farkına varmadan 2012 yılında dondurulmuş gibiydi. Tüm enerjimle yeni insanlar tanımaya başladım. Bu fütursuzca bi tanışmaydı. Canım anla işte sadece insan tanıma diyelim.

Boyu bosu, huyu, suyu, dini, ümmeti, bacakları var mı yok mu, bıyıklı mı bıyıksız mı, hanzo mu, hırbo mu, barzo mu, entellektüel mi, yaralı mı, egolu mu. Sadece tanımaya koyuldum.

Bu yolculukta bana eşlik eden bi çok dost kazandım. Dostlukları bir fon gibi biriktirmenin derdindeydim. Amacım olabildiğince az kadınlık yaparak, sadece birlikte var olmaya çalışmak oldu. Çok ilginç durumlar oldu şimdi her birini burada tek tek anlatmayı çok isterdim. Sizin de bunu büyük bir zevkle okuyacağınızdan eminim. Şu kemik okuyucularımdan bahsediyorum. Ancak elbette kendime ait de bir dünyam olduğu için size detaylıca açık etmeyeceğim.

Burda inanılmaz hızlı dakikalar geçirdim ben. Hiç bir yazımı bekleyerek ve düşünerek yazmadım. Şimdi olduğu gibi. Her zaman aktı. Sular kesik olsa bile burası koşulsuz akar. Bu durumu çok seviyorum. Adeta Portekizli mitolojik gemilerin, Olympos açıklarına yerleşip, orada bir yerleşim yeri kurduğu gibi, bu sayfada bir çok medeniyet yarattım. Bu medeniyetler yıllar sonra tıpkı bizim Olymposun gizli ve ekolu hamam kalıntıları arasında gezinmemiz kadar tarihe yakın detaylar bundan eminim.

Bu sabah uyandığımda resmen 70'lerdeydim. Bu ruha eşlik eden bir çok albümü biteviye dinler oldum. Bugün de resmen kendi kendimi kandırdığımın farkına vararak resmen 2013 yılının tüm devrimsel girişimlerine rağmen bir gıdım yol almadan Benjamine Button hızında geriye gidiyorum. Bu bana inanılmaz bir haz veriyor. Çünkü kendimi Python Lee Jackson, Roxy Music dinlerken falan buluyorum. Bu dinleme ve hissetme hali öyle eskileri merak eden bir gençkızın merakı gibi cerayan etmiyor ama. resmen 70'lerde yaşıyorum diyorum.

Baya sabah erkek uyanmak kadar net bişeyden sözediyorum sana okuyucu anlıyo musun?

Bu bir kabus da değil üstelik.

Herkesin moda devi farklıdır. Benimkisi ne Fendi, ne Chanel ne de Prada. Benimkisi annem. Sağır sultan bilir ne kadar yetenekli olduğunu. Bana birşeyler dikmek istediğini söyledi. Onunla klasik biraraya gelişlerimizde ölçülerimi alırken her zamanki gibi onu uyuz eden hareketler yaptım.

Annem beni prova ederken dans etmemden nefret eder. Sonra bana iğneyi bi batırıyor, hemen normal halime dönüyorum. Annem bana istemsiz olarak şöyle bi kıyafet biçiyor. Modada 60'ların ve 70lerin şu an ne kadar moda olduğunun çok da ayırdına varmadan, o dönemde yaşadığım için, istemsizce mini eldivenleri olan, sarı, belden kiloş, lale görünümlü bir elbise prova ediyor. Bu durum beni hiç şaşırtmadan, ya da ne tür bir elbise istediğimi sormadan, vücut kimyam 70'lerde yaşayan bir kadın reaksiyonunu doğal bi biçimde verdiği için ortaya kendiliğinden o yılların kıyafeti çıkıyor.

Kendimi o kadar iyi hissettiriyor ki bu durum, annem o yıllardan kalma bi zeka ve şaşkınlıkla ona bakmama aldırış etmeden akşam saat 11 de evde ol ve fazla içki içme gibi, benim ergenlik dönemime yakışır bi şeyler söylüyor.

O anda başımdan vurulmuşa dönüyorum. Resmen o yıllarda olduğumun o da farkına varmış. Bunu herhangi bir reklam tabelasından ya da Lana Del Ray'in meşhurluğundan etkilenmeden yaşıyor olmam kendimce çok ilginç. Derken telefon çalıyor. Yıllar evvelin dostu arıyor. Koşa koşa ona gidip, 70'lerde olduğumuzdan bu seferde o kafayla bizim için eski ve tarih olan 60'ları konuşuyor gibi oluyoruz.

Okul yılları, flört dönemleri, dinlenilen müzikler, gidilen konserler, sevilen sevgililer, resmen 60'lı yılların nuhtebiden kalma atarlı, namuslu ve arabesk davranan sevgililerimiz hakkında konuşmak da beni duruma yabancılaştırmıyor. Hala 70'lerdeyim yani. Sonra şişede soğuk bir Coca cola içiyorum. Çocukları uyuttuktan sonra serin bir bahçede ortancaların arasında bize hafif gülümseyen denize karşı tüttürüyorum. Hava inanılmaz serinliyor. Bu hava da çok havalı diyorum içimden. Böyle güzellik olamaz çünkü. Çiçeklerin herbir tanesinin, her bir tomrusunun ayrı ayrı kokusunu almak, ıhlamuru ayırdetmek muazzam.

Eski aşkları konuşunca konu güncel yaşama geliyor. Yani 70'lere. Hala oradayım.

İçimi nedeni billinmez bir hüzün kaplıyor. 2012 Yılının Aralık ayında dondurulmuş bedenim, sırf adaptasyonu bozulmasın diye resmen 70'lerde vuku bularak uyanmış. Kendi bedenimi yaşadığımın farkına varıyorum. Etin çözülmesi gibi kimyasal ilaçları tamamen hayatımdan çıkarıyorum. Yaşamda tutunmak için en ufak ilaç bile almıyorum. Asprin ve regl dönemlerinde içilen Majezik de dahil olmak üzere hepsini atıyorum.

Resmen kendi bedenimle 70'lerdeyim. Bunu hissetmek muazzam. Ancak o da ne çalışmak ve para kazanmak için beni bekleyen bir gurup insanla karşılaşınca bu durumda en ufak bir değişiklik olmuyor. Devam ediyorum yaşamıma bu şekilde.

Dünyanın en sıkıcı toplantılarında, İstanbul'un güncel trafiğinde bile sene hala 70'ler benim için. Hayat benim için resmen şimdi başlıyor. Sonra diyelim ki Migrosa giriyorum. Gördüğüm tüm alışveriş sepetlerini farklı görüyorum, markaları, markaların ambalaj renkleri, fontları her biri benim için çok eski.

Arkadaşlarımın evlilik dönemi. Adeta Ağustos ayı arkadaşlarımın tıpkı yumurta bırakır gibi evlenme ayları olduğu için herbiri gelinliklerinin, ayakkabılarının resimlerini paylaşıyorlar. Aman allahım o da ne, moda devam ediyor. Uzun dar dantelli hippi gelinlikler gözlerimin dolmasına neden oluyor. Saçlar salınık ve dağınık topuz da değil. Aman allahım etrafım ne kadar da yardım ediyor bana. Minettle like lıyorum herbirini.

Derken sıra vatan aşkına geliyor. İnsanlar dökülüyor. İnci kolyenin koparılarak yere düşen taneleri gibi ölen yol arkadaşlarının resimlerini görüyorum. Bakıyorum hiç bir fark yok. Sene hala 70'ler. İnsanlar ölmüyor, öldürülüyor. İnsanlar sesini çıkarmaya her çalıştığında, ses telleri bir cm daha eskiyor.

Kalablıklaşıyoruz. Tıpkı 70'lerdeki gibi park meydanları doluyor. Dilimizde yeni ama çok kardeşçe bir türkü. Sık bakalım sık bakalım diye aynı ağızdan bağırıyoruz. Aynı yumruklar aynı anda havaya kalkıyor.

Ağzımıza biber sürüyorlar. Buna rağmen yılmadan şehrin kirli sokaklarına ana yatağı muamelesi çekiyoruz.

Sanki bir gece önceden köpekler ve sarhoşlar işememiş gibi, sere serpe uzanıyoruz ana yatağına. Yıldızları izliyoruz. Oğlanlar, kızlar bir arada.

Annem ve babam yeniden flört etmeye başlıyor. Yeniden Gezi'de buluşuyorlar. İlk buluştukları yer ne de olsa.

Hiç üşenmeden kilometrelerce yol yapıyor üşengeç babam. Gözleri korku ve sevgiyle birarada bakıyor. Tıpkı 70'lerdeki gibi.

Derken mail kutumda tin diye bi ses. Michael Ziggy'den yanaklarımı kızartan ancak zerafetinden hiç birşey eksilmeyen bir mail düşüyor. Mesafeli hayranlık dönemindeyiz. Onun dövmeden görünmeyen, 70'lerdeki kıyafetleri birden bire bu kadar da olmaz dedirtiyor. Birbirine kavuşmayacağından emin olan çiftler gibi uzaktan uzağa bir filmin küçük bi karesini işgal edip platoda göz dolduryoruz adeta. Dolunay resmini çekip göndermiş paylaştığı yalnızca bu oluyor. Adeta gölgenin gölgesi gibi kalıyor hikayemde.

Derken hızlı bir süreç başlıyor. İnsanlar soruyor, merak ediyor, saçmalıyor, aptallaşıyor, acı çekiyor, zarar vermek istiyor, farkedilmek istiyor, ilgi bekliyor, biteviye yalnızca kendi konuşsun istiyor, karşısındaki kişinin hakkında ne düşündüğü umurunda olmadan biteviye konuşmak istiyor. Canları çok sıkılıyor. Kimi yenilmez olmak istiyor, kimi de yenilmeye baştan mahkum başını ellerimin arasında bırakıyor. Kimisi ayda bir arıyor, kimi hassas terazi, kimisi eski sevgilisini unutmaya çalışıyor, kimi kariyeriyle göz dolduruyor, kimi yalnızca hissettiği dakikalarda yazıyor. Herkesin mail kutusu aynı bak.

Bu muazzam kafa sesi ve okunan kelimelerin içinden cımbızla ayırmaya çalıştıkların oluyor. Yapamıyorsun. Çok fazlalar. Çok kırgınlar. Çok yalnızlar. Herbirini birbirinden ayırmadan metanetle anlamaya çalışıyorsun.

Bunun kaybedilmiş bir zaman dilimi olmadığının çok farkındasın. Bu seni daha da güçlendiriyor. Bu güç yaman bi şey. Etrafını kaplıyor. Senin bedenini sarıyor. Gittikçe daha güçlü oluyorsun. Bu ne yaman bir çeper.

Sanki kimse seni delip geçemiyor. Dudaklarını aralayıp bir bardak su içmene bile gerek kalmayan kalın dudakların oluyor. Rüyalarından etkilenmeden kalkıyorsun. Kimseye pas vermiyorsun. Bir kaç deneme sonrası hemen varlığını yeniden hatırlıyorsun. Vay be sen ne kadar da güçlüsün be dostum. Hemen karar veren oluyorsun. O kadar güçlüsün ki. Kimseyi beğenmiyorsun. Sana yazılan hiç bir detayı anlamlı bulmuyorsun.

Zekan patlamak üzere bir bomba gibi sürekli daha hızlı algılamaya ve hızlı hissetmeye programlı olduğu için gün geçtikçe daha hızlı yaşıyorsun. Hazımsamadan. Ondan sonra bir dakika diyorsun. Saatin alarmı çalıyor. Saate bi bakıyosun tavuklu eski saat çalıyor. İstemsizce yatağından kalkıyor, şile bezi 70lerden kalma geceliğini çıkarıp, iddiasız elbiselerini giyinip tüm gücünü yeniden kaybetmeye hazır, duygularının hala aktif, hal hatır sorduklarında kırılgan bir papatya gibi utangaç bir kadın gibi gülümsemeye başlıyorsun. Buna mecbursun. Zamanla oynamadan bu ruha geri dönmene imkan yok. Bu seni bi adamla sayfalarca konuşmaya falan itiyor. Biteviye akan kelimeler. Anlamlı mı anlamsız mı yazdığının bile farkına varmıyorsun.

Üzerinde dumanı tüten 2013 yılının olgunluğunu ve egosunu üzerinden atabileceğin tek bir yıl var o da 70'ler.

Derken kulağına walkman takıyorsun fonda da bu çalıyor.(http://www.youtube.com/watch?v=VK1OSN8QZ5Q)  Sonra gözlerinin önünden hiç silinmeyen bazı öğrenilmiş objeler ve fotoğraflar geçiyor. İnsana bahşedilen en büyük hediye olan, zamanda seyahat yetisinin farkına varıyorsun. Üstelik bunu tam da şimdi başarabiliyorsun. Umarım bunun etkisinden uzun süre kurtulmam.

Peace&Love
















































24 Temmuz 2012 Salı

Welcome to the Bodrum Gurbaksh Chahal Big Daddy - G

Geçen yıl bu zamanlar, oldukça sisli bir sabah canım dostum Can'dan bir telefon aldım. İyi düşün ve bugün ofise görüşmeye gel diye. Kafam çok karışıktı. Bir yandan tutunmaya çalışıyor, bir yandan para kazanma göt korkusu yüzünden anın zaman zaman tadını çıkaramıyordum. Can, Vannes caddesinde bir ofisin ulaştırma sorumlusuydu. Marketing eğitimini San Francisco State de tamamlayıp bir çok badire atlatıp, yeni işinde oldukça mutlu görünüyordu.

İçinde bulunduğum durum nedeniyle tükürdüğümü yalamamak için yola devam etmek zorundaydım. Geri dönemezdim. Mutlaka ek işler bulmalıydım. Şansımın yaver gitmesi ile birlikte önce ev, sonra da iş sorununu halletmek üzereydim ki, sevdiklerimden mailler almaya başlamıştım. Çok özledik diye. Onların özlemleri içimde dağ olup birikmişti ve kendimi yalnızlığa tamamen adadığım bir an gözümü karartıp "ne var ki limuzin işinde diye düşünüp adresin yolunu tuttum.

Korka korka, utana sıkıla Honda servisinin hemen karşısındaki Limo Noir şirketine ulaştım. Kapının önünde beni bekleyen arkadaşım Can ve patronu türk bir adam sinirli sinirli el kol hareketleriyle konuşuyordu. Can beni karşıladı ve ismi Erdoğan abi olan şirketin sahibi ile tanıştırıldım. İşin tanımından bahsettikten hemen sonra durum değerlendirmesi yaptık ve benim şirket içinde daha uygun olacağımı düşünerek Dispatcher lik yapmamı teklif etti. Kulağa daha mantıklı geliyordu.

Bir sürü güzel araç ve Kolombiya'lı şöförlere güzergah tarif edip para kazanacaktım. Heyecanlanmıştım.  Çok iyi arkadaş olmuştuk. Çünkü Erdoğan abi denilen adamın kimliği tek değildi. Çember sakallı, komik, din işleri ile pek ilgisi olmayan ancak iş nedeniyle hafif mafyöz, karısını aldatmayan ancak hemen hemen her haftasonu striptiz klüplerde boy gösteren, şirin, komik bir adamdı. Aynı zamanda yardımcılığını yaptığı Gurbaksh Chahal namı diyar "G" bugüne kadar tanıştığım nadir tipolojide insanlar arasındaydı. Çünkü başarı öyküsünü dinlediğimde dudak uçuklatıcı bir türk filminin içinde bulmuştum kendimi. Mr G, sıradan bir öğrenciydi. Staj, bir kaç ofis denemesinin ardından Palo Alto'da ciddi bir çalışma ve para birikimi sonrası ufak çaplı bir şirket kurdu. Şirketinde bir application yaratımı esnasında, aklına bu fikri Yahoo'ya hemen pazarlama fikri geldi ve çalışmalara başladılar.

Sıkı bir sunum sürecinden sonra Yahoo fikri inanılmaz bulur ve iyi bir pazarlıkla 300 milyon Euro ya fikri satar. Türk parası karşılığını hesaplayamadım. Sanırım Katrilyona denk geliyor.   G'nin hikayesi böylelikle başlamış oldu. İnanılmaz pozitif, iyi kalpli, para harcamasını seven akıllı adamımız, bir anda Amerika'da sıkı bir reklamasyonla tanındı ve Oprah'nın konuğu olduktan sonra da zaten yürüdü gitti.

Muhteşem bir hayat ve fakir ailenin de gururu olarak yaşamına devam ederken, Erdoğan abinin şirketinden bir gün bir Bentley kiralar ve Can servisini yapar. Erdoğan abiyle tanışan G ile o günden beri yedikleri içtikleri ayrı gitmiyor. Hem çok iyi arkadaş, hem de G'nin menajerliği görevini üstlenen Erdoğan abi de inanılmaz bir serüvene yelken açıyor.

Sonrası iyilik sağlık. G'nin namı, klüplere girişi, seyahatleri, kızarkadaşları ile sorunu, ailesinin problemleri üzerine yarenlik yapan Erdoğan abi, onu bir evlat gibi benimsemiş durumda. Çünkü G oldukça genç bir işadamı 31 yaşında. Bu yaşına rağmen ve bu paraya rağmen kendini sapıtmamış bir adam, oldukça ilgi çekici gelmişti. Güzel bir Hintli ruhun eseri ve ailesinin de katkıları büyüktür diye düşünmüştüm.

Türkiye'ye dönmeme çok yakın bir süreçte yaşamımı kurma aşamasında oldukça kafam karışıktı. İstanbul 'a tatil yapar dönerim gibi düşüncem vardı. Erdoğan abi'yi ve işleri bir kenara bırakıp babysitterlık işine geri döndüm. Ne de olsa bana ihtiyacı olan 3 aylık dünya tatlısı bir "gangstam" vardı. Tanmay. Tanmaya baktığım saatlerde Erdoğan abinin yanında çalışamazdım ve Erdoğan abiyle yalnızca haftasonları görüşebiliyordum. Tanmay'ın annesi doktordu ve bana çok ihtiyacı vardı. Güvenilir olmam ve arkadaş olmamız da nedeniyle beni kaybetmemek için saati 20 dolar alırken, 35 dolara anlaştık.

Çalışmaya devam ederken, Erdoğan abi benimle ilgilendi. Ailesiyle tanıştırdı. Eşinin enfes baklavalarından yedim ve tatlı oğlu Alparslan'la tanıştım. Alparslan'da Lise'yi bitirmek üzere olan ve Stanford'dan davetiye ile çağrılan parlak bir öğrenciydi.  Derken Erdoğan abinin aile yaşamını da tanıdıktan sonra birlikte gece klüplerine, önemli partilerinde buldum kendimi.  İş kokteylleri sosyalleşmem ve insan tanımam için beni her davete çağırıyordu. San Francisco'nun Haight Ashbury ayağında yaşayan biri olarak, Harlot, Powell benim için oldukça lüks yerlerdi. Bir müze gibi baktım gittiğim parlak yerlere. Orada da aynı şey olmuştu. Bir anda o güzel pahalı klüplere adım attığınızda sanki 100 yıldır gidiyormuşsunuz hissine kapılıp bir cool luk çöküyor üzerinize. Böyle yürüyüşüm falan değişti. Cat walk yürümeler falan...

Güzel akşam yemekleri, striptiz klüpler, Gold Clup, yemekler derken ev arkadaşlarım Robert ve Gustavo beni kıskanır olmuştu. Aramızda birşeyler olduğunu zannedip benimle dalga geçiyorlardı.  Erdoğan abi evli derdim. Evli biriyle birlikte olmamamla uzunca süre dalga geçmiş ve anlamamışlardı. Abi kardeş ilişkimiz ve benim kafamdakileri hiç değiştirmeden ona aktarmam, iş ilişkisi için onun oldukça işine yarayacaktı. Can'ın patronu olmasının yanı sıra onun da geçtiği yolları dinleyince dudağım uçuklamıştı.Daha sonra Gustavoyla ve gey sevigilisi ile yaşamak benim için güç olmaya başlamıştı. Bu sefer de canım arkadaşım Can bana kapılarını açtı. Birlikte takılmaya başladık.

Karakterlerimiz bu kişilerle sınırlı değil elbette. Sıra Habib'te. Habib 38 lerinde bir Ahıska Türkü. Erdoğan abinin hem sağ kolu hem de adamlarından biri. Adamı dememdeki sebep Habib tahmin edeceğinizin çok ötesinde ilişkileri olan, Çeçenler'e kafa tutmuş bir korumaydı. Dealer genç çocukları yakalayıp takip edip kendilerine getiren bir yanı vardı. Habib bu hayatta karşıma çıkmış en ilginç karakterlerin ikincisiydi "Erdoğan" abiden den sonra. Türkçesi korkunç olan, hayatında hiç Türkiye görmemiş, eşi ve çocuklarını NewYork Cincinati'ye yerleştiren, kendi iş ve özel yaşamına SF'de devam eden tatlı mı tatlı bir Kaiser Soze. Yanlış okumadınız Kaiser. Sinemaya ilgi duyan Habib, Berkeley Üniverstesi'nin sinema bölümüne, kapıyı hızla çarparak girmiş birgün. Film Digital ekibinin yardımlarıyla kiraladığı teçhizatlarla orta ölçekli kısa filmler çekmeye başlamış. Bu tuhaf görünümlü, kafası iyi adamın böyle bir durumu olduğunu öğrendiğimde oldukça şaşırmıştım.

Diğer tipleri saymakla ömür biter. Ancak bilmeniz gereken tek şey dostluğumuzun baki olması ve dünyanın belki de en kopuk kentinde kendimi yüzde yüz güvende hissetmemdi. Yardımlarını ve deneyimlerini benimle paylaştıkları için onlara minnettarım çünkü içlerine birini kabul etmeleri takdir ederseniz kolay olmuyor.

Güzel günlerin ardından Türkiye fikri aklımı sürekli kurcaladı. Bir anda silemeyeceğimi farkettim İstanbul'u. SF'e gelirken oldukça radikal bir karar olduğunu bilerek, gerçek bir kafa patlatma sürecinden sonra karar vermiştim. Kendimi mutsuz hissediyor, sanki başka insanları da mutsuz ediyorum paniğine kapılmıştım. Mekan değiştirmeliydim. Aksi halde mekan beni değiştirir gibi bir korkum vardı. Çok sevdiğim insanları geride bırakırken, onları uzun zaman göremeyeceğim fikri insana daha çok koyuyordu. Ancak hareket etmeliydim. Herşey dümdüz gidemiyordu hayatımda. Bu duyguyu o kadar iyi anlıyorum ki. Mutlaka bir göktaşı düşmeli gibi geliyordu insanın hayatına. Yaşam dinamikleri ve yokuşları ile güzel. Güzel olduğu kadar insanları uyutan da bir kavram. Bu uyku halinden kurtulmam şarttı.

Yalnızdım. Yapayalnız. Eğer birazcık edebiyat, müzik sevdam, biraz Beat Kuşağı'na olan ilgim olmasaydı benim için boş bir konteynır da olabilirdi USA. Çünkü bir çok veirdo ve evsiz ile hersabah birlikte uyanıyorduk. Evet onların tüm kokuları hüzmelerime işlemişti. Aslında bir çok konu hüzmelerime işlemişti. Onları çok seviyor ancak zaman zaman da korkuyordum. Sacramento'ya da bu yüzden hiç uğramadım. Namı pek iyi değildi ama umrumda değildi. Mission gibi bi yerde de okulum vardı. Okulumun önünde bir gün bir adamı öldü sanıp yardım istemiştim de bana gülmüşlerdi. Tüm iliklerimde hissettim yalnızlığı. Çünkü bir sürü dost edinip yine de yalnız hissetmek gibi saçma bi hastalığın pençesine düşmüştüm.

Bakıcılığını yaptığım bebeğe günden güne iyice alışmıştım. Ancak dedim ya, düştü bir kere aklıma yeniden Türkiye fikri. Döndüm. Ancak üzgün olarak dönmedim. Beni SF'de bekleyen bir düzenim olduğunu bildiğim için nasılsa tatil yapacağım, insanlar da beni zaten çok özlemiştir, epey popüler olacağım ne güzel diye sevinerek geldim ancak durum pek içaçıcı olmadı. Yine düşünceler kapladı bünyemi. Derken karşıma harika bir fırsat çıktı hemen değerlendirmeliyim diye düşünürken güzel bir prodüksiyon şirketinde işe başladım. Sitcom yazacaktım ve havalara uçmuştum. Hikayesi Sezyuma ait olan Küçük Hesaplar dizisi için çalışmaya başladık. Gözüm hiç birşeyi görmüyordu. Hunharca bir köşke yerleştik ve sadece güldük içtik ve yazdık.

Günler bir obladi bir oblada giderken, iyiden iyiye alışmıştım bu korkunç şehre.  İnsan fobim oluştu. İstiklal Caddesi'nde yürürken kalbim çarpıyor, insanlar popomu avuçlayacakmış gibi hissediyordum sürekli. Çünkü temizlenip gelmiştim. Pırıl pırıldım. Huzur doluydum. Sadece yazmak istiyordum ancak bir yandan hayata da kendimi akıtmak zorundaydım. Aktım. Sadece aktım.  Varlığımı, yerimi yurdumu yadırgamadan beni ne içine çekiyorsa o kalıba bir şekilde yerleştim. Bu duygunun beni daha fazla hasta ettiğine karar verdim. Çünkü içine çekildiğiniz yerler herzaman konforlu ve huzurlu olmayabiliyor. Neden bu kadar bodoslama yaşadım? Estiği gibi? Canım öyle istedi. Düşüncesizce davranmaya ihtyacım vardı. Kabalığa, küfür etmeye. Karşımdaki insanlara onların ne kadar salak, ne kadar bencil, olduklarını yüzlerine haykırmaya ihtiyacım vardı.  Biraz güce ihtiyacım vardı. Derken şehir ruhu download %87 olmuş tam kendime geliyorken telefonum çaldı. Yine harika bir iş teklifi daha aldım. Bu sefer yakama Sinema konmuştu. Nasıl olur da beni seven sahiplenen, öykülerini esirgemeyen bir sektörü geri çevirirdim ki. Hemen kalemimi kuşandım. Öyküm birşekilde beğenildi. Yine umutlandım. Umut olmasa nasıl yaşar insan? Meyvelerini toplarken size de dağıtırım merak etmeyin...

Zırrrrrrrrr! yine telefon bu sefer Can'ın sınırdışı haberini aldım. Öğrencilik hayatı da dahil, 10 senelik bir yaşamda kapı dışarı edilmişti kaçak çalıştığı SF'den. Başına saçma sapan şeyler geldiği için evlenme taraftarı da olmadı. Derken yolu İzmir'e ailesinin yanına düştü. Yıkılmış bir ses vardı telefonun ucunda. Çok üzüldük. Kaybettiğim bir günün bile bana zararı olacağını, bir an evvel dönüp Limo Noir'de Erdoğan abiyle çalışmamı söyledi. Benim gibi bir profile her zaman ihtiyacı olabileceğindne bahsetti. Ancak ne gezer, sinema ile birlikte bir kez daha denemek istedim. Çünkü üç kişilik bir hayat yaşıyordum. Sorumluluklarım vardı. Dibe vurma, düşme lüksüm yoktu. Beni mutlu görmeyi hakeden bir ailem vardı. Nasılsa özgürdüm. En ufak bir karartı düşerse yoluma sıçramasını biliyordum. Karanlıkla bir bilgisayar oyunu gibi dalga geçiyordum. Mutlu biriydim. Hayatın kısa olduğunu biliyordum. Herşeyi olduğu an içerisinde yaşamaya o kadar alışmıştım ki, günlerdir evden çıkmadığımı farketmiyordum. Çünkü aynı zamanda katlanamıyordum da bazı gerçeklere. Sadece nefes aldığım günler oldu.

Biraz doktor yardımı, biraz eşim dostumun desteği ile toparladım. Derken Zırrrrrrrr! yine telefon. Amanın. Bu sefer de bizim tatlı  Erdoğan abi. Mr "G" doğum gününü Türkiye'de kutlamak istemiş. Birlikte Bodrum'a geliyorlarmış. Uçak rezervasyonum çoktan yapılmıştı. Kuzenim ve ninemin şaşkın bakışı ile bulunduğum yerden anında kaçtım. 3 Günlük rüya gibi bir tatile gittiğimden pek haberdar değildim. Yalıkavak açıklarında demirlenmiş bir derya kuzusu yat. Lükse düşkün olmadığımı beni bilen bilir. Ancak bu başka birşeydi. Luna parktı uçan sandalyeydi benim için o an. İçerde Mr G ve tüm koruma ekibi ile gülen SF ekibi, karşımda duruyordu. Can'ın ve Mine'nin katılımıyla harika bir yemek yedik.

Derken Mr'G nin doğum günü için hazırlandık klüplere gittik. Doğum gününü kutladık. Hiç eğlenmediği kadar eğlendi. Garsonları zengin etti. Etrafında kızlar dört dönüyordu. Biraz şımarıklık bulaşsa da Biz "G" yi biliyorduk. Ona yaşamımızı anlattık. Onca danstan, yorgun geçirilen gurupili gecenin ardından kendine bir bardak viski doldurdu. Hepimize kadeh kaldırdı ve onun yanında olduğumuz için teşekkür etti. Bu duygusal konuşma ve 1 saatlik iş görüşmesi gibi geçen sessizlikten fırsat bulup, Erdoğan abiye usulca sordum. Her zaman böyle midir?. Tanımadığı insanlarla mı kutlar doğum gününü. Erdoğan abinin yanıtı ilginçti. "G", insanların etrafında olmasını seviyor dedi.

Ben herşeyi çok bildiğini sanan biri olmanın ne kadar önemsiz olduğu gerçeğini de deneyimledim. Para kazanmanın, yaşamda tutunmanın da sadece bilgi ile değil çalışmak ve networkle gerçekleştiğine tanık oldum. Bu özel filmimsi dostlukların içinde beni görseniz çok şaşırdınız. Sanki yüzyıllık zenginim. Bir havalar. Sonra kendimi cimdikledim. Saçmalama dedim ve figürasyona devam ettim.

Son gecemizdi. Yatın dış kısmında büyük bir huzur yakalamıştım. Huzurla kendimi sabahın ilk güneşine ve ezanına bıraktım. Normalde sabah ezanı benim hiç hoşlanmadığım bir ambiyanstı. Ancak orda güzeldi. Hiç bir şey düşünmemeye sadece önüme bakmaya karar verdiğim  huzurlu bir uykuydu. Beni bekleyen İstanbul, 60 lı yıllardan herkonuda uzak olsa da hala nefes alıyordum. Hala beni bekleyen güzel bir proje vardı. Erdoğan abinin sebep olduğu bu rüya tatilimi sizinle de paylaşmak isterdim. Şimdilik sadece fotoğraflarla ve bazı videolarla http://www.youtube.com/watch?v=kJkL-BlNZ5k&feature=relmfu  http://www.youtube.com/watch?v=PtbTWblFqSk&feature=related  paylaşacağım...








Sait Balıkçısı Yalıkavak


Erdoğan Abi: Habib gözünü kimseden ayırma
Habib: Herşey normal abi... Öz Türkçede Çok güzelin anlamı "Normal" demekmiş...

Tolga

Burak ve kızarkadaşı

Can - Mine

Mr G...


 Gurbaksh Chahal




Bir grup insan




Sabaha karşı oda..
Çeşitli saçmalıklar

From Barcelona Can

Habib From Cincinati...

Bülent ve karısı

Batmaktan usanmayan gün



Kendi gibi biri hiç abartı yok



Mr G sabaha karşı ezan eşliğinde şampanya servisi

Sabahın azizliği

Yatın ismi My Plesure From Amsterdam

Yalıkavak
Mine ve Can tatlısı
Şarkı söylüyolar

Bodrum Barlar Sokağı
Dönüş ve hayatın gerçekleri

Sanırım hayat denen bir gerçek var
Hoşçakalın...